ÇINAR'A DÜŞMANLIK Omurga, ilke ve ahlak
Omurga dediğin şey, rüzgâra göre eğilip bükülmez.
Sabah başka, akşam başka konuşmaz.
Memleketin asıl meselesi tam da bu zaten.
Bir olay patlıyor.
Bir siyasetçi, halkın gözü önünde taşıdığı sıfatın ağırlığıyla değil, makamın rehavetine yaslanan bir savrulmayla gündeme geliyor.
Normalde ne olması gerekir?
Açık.
Temiz.
Net.
“Bu görüntü yakışıksızdır.”
“Bu tablo kabul edilemez.”
“Kamu sorumluluğu taşıyan herkes, özel hayat ile kamusal itibar arasındaki çizgiyi bilmek zorundadır.”
Bu kadar.
Ama bizde öyle mi?
Olmaz.
Önce bir koro kurulur.
Her devrin profesyonel savunmacıları sahneye çıkar.
Bir kısmı gazeteci tabelası taşır.
Bir kısmı yorumcu koltuğunda oturur.
Bir kısmı tarafsız görünür.
Başlarlar ezbere:
“Bu özel hayata müdahaledir...”
“Buradan siyaset devşiriliyor...”
“Asıl konuşulması gereken başka şeyler...”
“Operasyon çekiliyor...”
Ne güzel değil mi?
Mesele görüntünün kendisi değil.
Mesele davranışın ağırlığı değil.
Mesele temsil edilen makamın itibarı değil.
Mesele, “bizim mahalle zarar görmesin.”
İlke mi?
O, şartlara bağlı.
Ahlak mı?
O da kişiye göre güncelleniyor.
Tepki mi?
Kime ait olduğuna göre belirleniyor.
Toplumun vicdanı, sizin televizyon ekranlarında kurduğunuz kelime cambazlığından daha zekidir.
Kokuyu alır.
Samimiyeti tartar.
Mahcubiyetle yapılan açıklamayla, mecburiyetten yapılmış geri vitesi birbirinden ayırır.
Ve tam o noktada Genel Başkan Özgür Özel çıkıp, olması gereken yerden konuşuyor.
Diyor ki, görüntüleri görünce utandım.
İşte siyasette bazen en büyük cümle budur:
Utanmak!..
Çünkü utanma duygusu hâlâ yaşıyorsa, orada ahlaki refleks ölmemiş demektir.
Orada siyaset bütünüyle propaganda merkezine dönüşmemiş demektir.
Orada yanlış ile aidiyet arasında hâlâ bir mesafe bırakılmış demektir.
Bu tepki neden doğruydu?
Çünkü parti korumak adına yanlışı aklamadı.
Çünkü kadroyu savunmak için halkın zekâsıyla alay etmedi.
Çünkü milletin gördüğüne “görmedim” demedi.
Çünkü toplumun yüzüne baka baka, siyahı beyaz diye pazarlamaya kalkmadı.
Aslında olması gereken buydu.
Ama memlekette normal olan o kadar azaldı ki, doğru tavır bile artık olağanüstü muamele görüyor.
Daha komiği ne biliyor musunuz?
Dün ekran ekran gezip Yalım’a sahip çıkanlar, bugün aynı ekranlarda Özgür Özel’in tavrını alkışlıyor.
Dün “özel hayat” deyip kalkan olanlar, bugün “işte liderlik” diye methiye düzüyor.
Dün savunduklarını bugün hiç savunmamış gibi yapıyorlar.
İşte bu memleketin en organize sporu budur:
Dönmek.
Hem de iz bırakmadan dönmek.
Hem de dün söylediğini bugün inkâr etmeden, sanki hiç söylememiş gibi dönmek.
Bir günde ilke buharlaştırmak, gazetecilik bu değildir.
Gazetecilik, sabah başka akşam başka ölçü kullanmak değildir.
Gazeteciysen hakikatin yanında durursun.
Parti memuruysan talimat beklersin.
İkisi aynı şey değildir.
Bugün Türkiye’de en ağır krizlerden biri ekonomi olabilir.
Hukuk olabilir.
Yoksulluk olabilir.
Ama bütün bunların dibinde daha karanlık bir çöküş yatıyor:
Ahlaki tutarsızlık.
Yanlışa yanlış diyememe hastalığı.
Bizdense susalım kolaycılığı.
Bizimkine kılıf, başkasına infaz düzeni.
Bir siyasi hareketi rakibi yıpratır, evet.
İktidar baskılar, evet.
Medya vurur, evet.
Ama asıl tahribat içeriden gelir.
Yanlışı savunanlardan, küçültenlerden, görünmez kılmaya çalışanlardan ve en çok da, yanlış karşısında ilkesini değil kampını seçenlerden gelir.
O yüzden burada önemli olan sadece bir belediye başkanının görüntüsü değildir.
Önemli olan, o görüntü karşısında kimin ne yaptığıdır.
Kim gerçekten utandı?
Kim rol yaptı?
Kim önce savundu, sonra alkışladı?
Kim hakikate göre değil, rüzgâra göre saf tuttu?
Siyasetin turnusolü tam burada ortaya çıkar.
Çünkü ahlak, miting meydanında en güzel cümleyi kurmak değildir.
Ahlak, zor anda doğru yerde durabilmektir.
Kendi mahallene de doğruyu söyleyebilmektir.
Sevdiğin yapıya zarar gelmesin diye değil, o yapı çürümesin diye konuşabilmektir.
Gerçek sadakat budur.
Yanlışı örtmek değil.
Yanlışın üstünü açmak.
Tabela taşımak değil.
İçini temiz tutmak.
Alkışlamak değil.
Gerekirse itiraz etmek.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in tepkisi bu yüzden yerindeydi.
Çünkü gecikmiş olsa bile, doğru çizgiyi işaret etti.
Çünkü toplumun vicdanında zaten kurulmuş olan hükmü görmezden gelmedi.
Çünkü en azından orada, “bizdense susalım” kolaycılığına bütünüyle teslim olmadı.
Şimdi sıra başkalarında.
Özellikle de kendine gazeteci diyenlerde.
Bir karar verin.
Haberci misiniz?
Yorumcu musunuz?
Propaganda memuru musunuz?
Parti nöbetçisi misiniz?
Dün başka, bugün başka konuşarak sadece güven tüketirsiniz.
Ve unutmayın:
Seçmen her detayı bilmez.
Her dosyayı okumaz.
Her kulisi duymaz.
Ama şunu çok iyi anlar:
Kim sahici, kim değil.
Kim mahcup, kim numaracı.
Kim ilkesel, kim kullanışlı.
Son hükmü de ona göre verir.
Çünkü siyasi çürüme sandıkta başlamaz.
Önce dil bozulur.
Sonra ölçü bozulur.
Sonra utanma duygusu kaybolur.
Sonra herkes birbirini idare eder.
En sonunda da halk döner ve şu cümleyi kurar:
“Bunlar da aynı.”
Bir siyasi hareket için en ağır yenilgi sandık kaybı değil; karakter kaybı,
ilke kaybı,
değerlerin kaybı,
Ve içten çürümedir!..
- Toplam 2 yorum
Adil Zaman 10:26 - 29 Mart 2026
Bugün ; yalan, iftira, yolsuzluk, aymazlık, kıymet bilmezlik ve ikiyüzlülüğün karanlığı, sevginin ve insaniyet sözcüğüne anlam veren değerleri gölgede bırakmış olabilir. Lakin böylesi bir çıkış herşeyi ters/düz etmiş, ellerin yeniden vicdan üzerine koyulmasına neden olmuştur.Kalemine sağlık.
Osman Adıgüzel 08:08 - 29 Mart 2026
Elinize kaleminize sağlık, çok güze bir yazı tüm detayı ile anlatmışsın herkes payına düşeni alsın.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Memleketin sessiz soygunu 03 Nisan 2026 Cuma
- Tutuklanan Esra değil, vicdandır 02 Nisan 2026 Perşembe
- Düzen değişmeden iktidar değişimi sorunu çözmez 01 Nisan 2026 Çarşamba
- Kurumlar ile yüklenici sorumluluktan kurtulamaz!.. 31 Mart 2026 Salı
- Merhamet değil adalet istiyoruz 27 Mart 2026 Cuma
- Bazı ölümler milletin vicdanına emanet edilir 25 Mart 2026 Çarşamba
- Tutuklanan Mehmet Türkmen değil, emeğin cesareti!.. 23 Mart 2026 Pazartesi
- “Adalet” yoksa barış eksiktir 21 Mart 2026 Cumartesi
- Sola değil, hakikate karşı önyargı!.. 19 Mart 2026 Perşembe
- Haydutun bombası varsa, mazlumun da ahı var 18 Mart 2026 Çarşamba