SORU, ASİYE’DEN AĞIR Sandık nasıl kurtulur?
**
Türkiye’de artık seçim konuşulmuyor.
Seçim, sonuç, milli irade, halkın tercihi falan da konuşulmuyor.
Bayağı bayağı, memleketin göbeğinde, gözümüzün içine baka baka oynanan bir “Sandık Nasıl Kurtulur?” ortaoyunu seyrediyoruz.
Hani “Asiye Nasıl Kurtulur?” vardı ya…
Orada soru, bir kadının çarkın içinden nasıl çıkacağıydı.
Burada soru daha ağır:
Sandık, iktidarın parmak izi bulaşmış ellerinden nasıl kurtulur?
Seçim sonucu, mühürsüz vicdanlardan nasıl kurtulur?
Milletin iradesi, saray usulü yorumlardan nasıl kurtulur?
Çünkü memlekette sandık artık sadece tahta kutu değil, milletin namusudur.
Ve namus dediğin şey, kürsüde söylenen süslü laflarla değil, kaybedince de gösterilen hürmetle ölçülür.
Kazanınca “milli irade” deyip, kaybedince “bir yanlışlık var” diye devreye yargı, bürokrasi, itiraz fabrikası, talimatlı yorumcular ve sipariş hukuk sokuyorsan…
Sen sandığı sevmiyorsun kardeşim.
Sen sadece sandığın senden yana konuşmasını seviyorsun.
İşine gelince demokrasi.
İşine gelmeyince nöbetçi savcı.
Böyle bir düzen kurdular.
Adı seçim.
Ruhu vesayet.
Ambalajı hukuk.
İçeriği korku.
Ve utanmadan buna devlet ciddiyeti diyorlar.
Devlet ciddiyeti dediğin, vatandaşın oyuna tepeden bakmak değildir.
Devlet ciddiyeti, sandığın başında duran görevlinin de, oy veren emeklinin de, sabaha kadar sayımı bekleyen gencin de hakkını korumaktır.
Çünkü sandıkta yalnız oy pusulası yoktur.
Orada umut vardır.
İtiraz eden dul kadının ahı vardır.
“Belki bu defa düzelir” diyen işsizin sabrı vardır.
Çocuğunun geleceği için gidip mühür basan annenin titreyen eli vardır.
Bir memlekette bunların üstüne yargı sopası indiriliyorsa, orada yalnız sonuca değil, toplumsal sözleşmeye darbe vuruluyordur.
Buna hukuk süreci demek, celladın baltasına marangoz aleti demek gibidir.
Buna teknik itiraz demek, yangına kibrit katkısı demektir.
Buna normal siyaset demek ise, akla da, dile de, tarihe de hakarettir.
Çünkü seçim sonucu beğenilmeyince devreye giren talimatlı mekanizma, aslında şunu söylüyor:
“Vatandaş oy verir… ama biz uygun bulursak.”
Al sana demokrasi.
Halk seçer… ama saray onaylarsa.
Sandık kurulur… ama iktidar razı gelirse.
Mazbata verilir… ama rejim sinirlenmezse.
Bu artık seçim değil.
Bu, seçim makyajı sürülmüş tahakkümdür.
Bu, sandığın üzerine cübbe örtüp darbeyi mevzuat diye sunmaktır.
Tank yürütmeden darbe olur mu?
Olur.
Bazen tank paletiyle gelmez darbe.
Bazen kravatla gelir.
Bazen mühürle gelir.
Bazen ekranlarda “hukuki değerlendirme” diye gevezelik eden suratlarla gelir.
Bazen de bir tek cümleyle gelir:
“Son sözü yargı söyleyecek.”
O yargı kim?
Millet adına mı konuşuyor?
Yoksa millet konuşunca rahatsız olanların adına mı?
Mesele tam da budur.
Sandığın namusu, kaybedenin olgunluğuyla korunur.
Kazananın sevinci kadar, kaybedenin vakarına da ihtiyaç vardır demokrasinin.
Ama burada vakardan çok hırs var.
Olgunluktan çok öfke var.
Saygıdan çok intikam var.
Milletin kararına riayet yerine, milletin kararını terbiye etme küstahlığı var.
Ve en acısı şu:
Bunu memleketin bir kısmı seyretmiyor artık, kanıksamaya zorlanıyor.
Sanki normalmiş gibi.
Sanki her seçimden sonra yargı gölgesi düşmesi olağanmış gibi.
Sanki vatandaş sandığa oy değil de, iktidarın psikolojisini rahatlatacak bir rapor bırakmak zorundaymış gibi.
Hayır.
Normal değil.
Olmamalı.
Olamaz.
Çünkü sandık bozulursa sadece belediye el değiştirmez.
Devletin meşruiyet direği çatırdar.
Yarın seçime giren herkes bilir ki mesele oy almak değil, iktidarın tahammül sınırını aşmamaktır.
İşte memleketi çürüten zehir budur.
Bu yüzden bugün savunulan şey bir parti meselesi değildir.
Bugün savunulan şey, “bizim aday” meselesi de değildir.
Bugün savunulan şey, bir ülkenin en son ortak vicdan kırıntısıdır:
Sandık namustur.
Namus, işine geldiğinde sahip çıkılan bir aksesuar değildir.
Namus, mağlubiyette de korunur.
Namus, sonuç aleyhine çıktığında da teslim edilir.
Namus, itiraz hakkını kullanırken bile hakkın hududunu bilmektir.
Çünkü herkesin kazandığı bir düzende demokrasiye ihtiyaç yoktur.
Demokrasi, biraz da insanın canını yakan sonuca katlanabilme rejimidir.
Şimdi dönüp soralım:
Asiye nasıl kurtulur bilmem…
Ama bu gidişle asıl mesele şudur:
Sandık nasıl kurtulur?
Cevabı da belli.
Korkmayan vatandaşla.
Boyun eğmeyen hukukçuyla.
Kalemini satmayan gazeteciyle.
Talimatı reddeden hâkimle.
Ve en çok da, oyuna sahip çıkan milletle.
Çünkü bir ülke sandığını kaybederse, sadece seçimi kaybetmez.
Önce cümlelerini kaybeder.
Sonra itiraz hakkını.
Sonra hafızasını.
Sonra da memleketini.
Sandığı korumak, sadece oy saymak değildir.
Sandığı korumak, memleketin haysiyet nöbetini tutmaktır.
Bugün o nöbet yerindedir.
Ve herkes şunu bilsin:
Sandığın namusuna el uzatan, yalnız rakibini değil, bu ülkenin yarınını karşısına alır...
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Urgan Gitti, Kurucu İrade Geldi: Bahçeli 15 Nisan 2026 Çarşamba
- Çözüm süreci mi. Hesap süreci mi (1) 14 Nisan 2026 Salı
- Adaletin terazisi kırıldıysa, zincirin sesi büyür 13 Nisan 2026 Pazartesi
- Bağımsızlık mı? Siyasi körlük mü? 09 Nisan 2026 Perşembe
- Zamansız zeminsiz talep: Ara seçim 07 Nisan 2026 Salı
- Düpedüz sistemin meselesidir 06 Nisan 2026 Pazartesi
- Üç maymun. Güzelmiş 05 Nisan 2026 Pazar
- Memleketin sessiz soygunu 03 Nisan 2026 Cuma
- Tutuklanan Esra değil, vicdandır 02 Nisan 2026 Perşembe
- Düzen değişmeden iktidar değişimi sorunu çözmez 01 Nisan 2026 Çarşamba