RECEP DURSUN YAZDI: TEDBİRİN GÖLGESİNDE MAZBATA VAR, YETKİ YOK. Sandık yoksa meşruiyet de yok

29 Mayıs 2026 03:40
Mesele, bir siyasi partinin iç hukukunun, mahkeme koridorlarında yeniden dizayn edilip edilemeyeceğidir. Mesele, ana muhalefetin kendi iradesiyle mi yoksa yargısal tedbir gölgesinde mi yönetileceğidir.

**

Kılıçdaroğlu, "Üzerimde tedbir varken ne yapabilirim ki?”diye sormuş.

Hukukta bazen soru, cevabın üstüne örtülmüş perdedir.

Çünkü yapılabilecek şeyler var, hem de çok net var.

Mesela, CHP’yi tedbiren temsil eden Kılıçdaroğlu ya da şu an CHP’yi temsil eden avukatlar,  yapılan temyizden vazgeçebilir.

Temyizden vazgeçerlerse ne mi olur?

Yargıtay, “temyizden vazgeçildi” der, temyiz isteğini reddeder, karar kesinleşir.

Dosya bölge adliye mahkemesine döner.

Tedbir sona erer.

Parti, kaldığı yerden kendi yoluna bakar.

Yani, 37’nci dönem genel merkez ekibi, yarım kalan olağan kurultay takvimini sürdürür.

PM toplanır.

38’inci olağan kurultayın tarihi belirlenir.

Kurultaya gidilir, sandık gelir, mesele biter.

Ya da…

Davacılar davadan vazgeçer.

Feragat eder.

Bu kez Yargıtay, temyizden vazgeçme var mı yok mu diye bakmadan, “davadan vazgeçilmiş” der.

Hükmü bozar.

Dosyayı yerel mahkemeye gönderir.

Yerel mahkeme davayı reddeder.

Tedbir kalkar.

Özgür Özel ve ekibi yola devam eder.

Yani kilit hukukta değil, iradede, anahtarda sandıkta.

Elbette Yargıtay’ın dosyayı hemen ele alma zorunluluğu yok.

Ama hukukta dosyanın bekletilmesi için de makul bir neden aranır.

Tarafların ortak iradesi dosyaya yansırsa, kamuoyu baskısı meşru zeminde yükselirse, Yargıtay’ın dosyayı elde tutma gerekçesi de incelir, hatta buharlaşır.

Mesele budur.

Mahkeme kararının infazı için yeri göğü inletenler, iş 37’nci dönem PM’sini toplamaya gelince birden takvimi, tebligatı, usulü, prosedürü hatırlıyor.

Ne olmuş?

1 Haziran’daki toplantı ertelenmiş.

Gerekçe?

Toplantı tarihinin PM üyelerine tebliğ edilememesi.

Vay canına.

Mahkeme kararını infaz ederken jet hızı, PM’yi toplarken kağnı hızı.

Karar kendisine yarıyorsa hukuk, karar kendisini zorluyorsa tebligat.

Karar karşı tarafı bağlıyorsa infaz, karar kendi aleyhine sonuç doğuracaksa usul.

Buna hukuk değil siyasetsizlik tekniği denir.

Hakeza herkes 1 Haziran’da PM toplansa, büyük ihtimalle beklenmeyen değil, beklenmek istenmeyen sandığa gidelim karar çıkacaktı.

Kurultay denecekti.

Parti konuşsun denecekti.

Delege konuşsun denecekti.

Üye konuşsun denecekti.

Yani demokrasi konuşsun denecekti.

Sanırım sorun da burada zaten.

Bu mesele, Özgür Özel ile Kemal Kılıçdaroğlu yarışı değildir.

Böyle gösterenler yanılır.

Böyle anlatanlar yanıltır.

Mesele, bir siyasi partinin iç hukukunun, mahkeme koridorlarında yeniden dizayn edilip edilemeyeceğidir.

Mesele, ana muhalefetin kendi iradesiyle mi yoksa yargısal tedbir gölgesinde mi yönetileceğidir.

Mesele, CHP’nin kendi krizini parti içi demokrasiyle çözüp çözemeyeceğidir.

Çünkü ana muhalefeti etkisiz kılmak, sıradan bir parti içi tartışma değildir.

Tek adam rejiminde ana muhalefetin felç edilmesi, sadece CHP sorunu değildir.

Rejim sorunudur.

Demokrasi sorunudur.

Cumhuriyet sorunudur.

Bir ülkede iktidar zaten yürütmeyi tutuyorsa,

Meclis çoğunluğunu tutuyorsa, yargı üzerinde ağır bir gölge varsa,

Medyanın önemli kısmı hizaya dizilmişse,

Üniversite, bürokrasi, sermaye, kolluk ve kamu kaynakları tek merkezin çevresinde dönüyorsa,

Ana muhalefetin de mahkeme tedbiriyle eli kolu bağlanıyorsa,

Buna “normal süreç” denmez.

Buna “hukuki ihtilaf” denmez.

Buna “parti içi mesele” denmez.

Bunun siyasi adı ağırdır.

Sivil darbe tartışması buradan çıkar.

Sandığı askıya alırsanız, hukuk konuşmaz, güç konuşur.

Bahçeli’nin CHP konusunda itidal çağrısı yapacağı söyleniyor.

Ne hoş.

Yangın yerinin kenarında elinde benzin bidonuyla duran adam, “lütfen itfaiye sakin olsun” diyor.

İtidal çağrısı yapılacaksa adres bellidir.

AKP’ye yapılır.

Anayasa’nın dışına çıkma” denir.

Yargıya müdahale etme” denir.

Partileri mahkeme eliyle terbiye etmeye kalkma” denir.

Demokrasinin alanını daraltma” denir.

Anayasal düzeni seçimden ibaret sanma” denir.

Demokrasi havariliği, muhalefete nasihat çekerek olmaz.

Demokrasi, iktidarın önünde durmayı gerektirir.

İktidarın yanında durup muhalefete nezaket dersi vermek, demokrasi değil, dekor üretmektir.

Peki olağanüstü kurultay yapılabilir mi?

Yapılabilir.

Karar kesinleşmeden de yapılabilir.

Kesinleştikten sonra da yapılabilir.

Ama karar kesinleşmeden yapılan olağanüstü kurultay, tedbiri kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Tedbir orada gölge gibi, duvar gibi, kilit gibi durur.

Seçimli olağanüstü kurultay için delege tam sayısının en az yüzde elli artı biri gerekir.

İmza gerekir, irade gerekir, çağrı gerekir.

Peki genel merkezdeki genel başkan toplamazsa, o zaman ne olur?

Herhangi bir partili sulh hukuk mahkemesine başvurabilir.

Kurultayı toplamak üzere çağrı kurulu atanmasını isteyebilir.

Çağrı kurulu kurultayı toplar.

Karar istinafa açıktır, temyize kapalıdır.

Sulh hukuk mahkemesi hemen karar verir.

Peki istinaf dosyayı elde tutarsa?

Peki bölge mahkemesi uzatırsa?

Peki hukuk yine düğüm atarsa?

İşte o noktada herkesin görmesi gereken gerçek şudur:

Hukuki yollar tıkanınca, demokratik yolların açılması gerekir.

Parti içi demokrasi işletilmelidir.

Gerilim değil, sandık büyütülmelidir.

Ayrışma değil, kurultay büyütülmelidir.

Yeni parti değil, CHP’nin kendi iradesi büyütülmelidir.

Çünkü CHP’nin çıkış yolu, CHP’den çıkmak değildir.

CHP’de kalıp sandığı savunmaktır.

Son yapılan kurultayda ilçe seçim kurulunca verilen mazbatalar, karar kesinleşene kadar geçerlidir.

Bu tartışmasızdır.

Mahkeme 39’uncu kurultayı ve o kurultayda alınan kararları iptal etmiş olabilir.

Ama bu tür yenilik doğurucu, şahsın hukukuna ilişkin davalarda iptal kararları kural olarak kesinleşince uygulanır.

Yani önceki organlar, ancak karar kesinleşince göreve dönebilirdi.

Fakat mahkeme ne yaptı?

Sanki iptal kararı kesinleşmiş gibi tedbir verdi.

Önceki organları tedbir yoluyla göreve getirdi.

Böylece ilginç bir tablo çıktı.

39’uncu kurultayda seçilen organların mazbataları karar kesinleşmediği için hâlâ geçerli.

Ama yetkileri tedbir nedeniyle askıda.

Yetki, tedbiren 37’nci kurultay organlarında.

Mazbata var, yetki yok.

Seçilmişlik var, kullanım yok.

Hukuk var gibi, ama hukuk yok gibi.

Demokrasi var, ama tedbir altında.

İşte Türkiye’nin özeti budur.

Her şey var, ama hiçbiri tam yok.

Mahkeme bir iptal kararı verdiğinde, çok özel durumlarda partiyi, kamu düzenini ve telafisi güç zararı önlemek için tedbir kararı verebilir.

Ama önceki organları tedbiren işbaşına getirmek, bu davaların niteliği bakımından ağır bir tartışma doğurur.

Çünkü önceki organların dönüşü, tedbirle değil, kesinleşmiş kararla olur.

Tedbiren gelenler de ancak zorunlu ve ivedi işleri yapabilir.

Partiyi yeniden dizayn edemez.

Siyasetin yönünü belirleyemez.

Kurultay iradesini bastıramaz.

Sandığın üstüne oturamaz.

Tedbir, geçici önlemdir.

Siyasi koltuk değildir.

Tedbir, yangın söndürücüdür.

Direksiyon değildir.

Siyasette bazen görüntü, konuşmadan daha çok şey söyler.

CHP genel merkezinin bahçesinde araba sergilemek, AKP’nin yıllardır kurduğu “hırsız CHP” propagandasına istemeden değil, bilerek malzeme taşımaktır.

AKP’ye muhalefet ediyor gibi görünüp CHP’ye muhalefet etmektir.

Tepeden tırnağa şaibelerle, dosyalarla, yolsuzluk iddialarıyla anılan bir iktidarı tartışmanın dışına itip, ana muhalefeti sanık sandalyesine çekmektir.

Bu, siyasi zekâ değil, siyasi savrulmadır.

Hele bunu yapan kişi CHP genel başkanı gibi davranmak yerine kayyum gibi davranıyorsa, mesele daha da vahimdir.

Çünkü kayyumun derdi sandık değil, idaredir.

Bu krizin çözümü ne yeni parti, ne gerilim, ne intikam siyaseti, ne kişisel rövanş, ne de mahkeme koridorlarında kurultay mühendisliğidir.

Çözüm parti içi demokrasidir erken kurultaydır, sandıktır.

Çözüm, CHP’nin kendi kaderini CHP’lilerin belirlemesidir.

Kim kazanırsa kazansın.

Kim kaybederse kaybetsin.

Parti kazanmalıdır.

Çünkü mesele bir kişinin koltuğu değildir.

Mesele, ana muhalefetin ayakta kalmasıdır.

Mesele, cumhuriyetin siyasal damarlarından birinin kesilip kesilmeyeceğidir.

Mesele, Türkiye’de iktidarın karşısında gerçekten bir demokratik denge kalıp kalmayacağıdır.

O yüzden bugün CHP’lilere düşen şey bağırmak değil, örgütlenmektir.

Ayrışmak değil, sandığa sahip çıkmaktır.

Kişilere tapmak değil, kuralları savunmaktır.

Tedbire teslim olmak değil, demokrasiyi işletmektir.

CHP’de sorun varsa, çözüm CHP’lilerdedir.

Mahkemede değil.

Tedbirde değil.

Bahçeli’nin itidal çağrısında değil.

Araba sergisinde hiç değil.

Sandıkta...

Çünkü sandığın olmadığı yerde demokrasi yoktur.

Demokrasinin olmadığı yerde hukuk yoktur.

Hukukun olmadığı yerde de kimsenin elinde meşruiyet yoktur...

Meşruiyet yoksa hukuk, iktidarın daktilosundan çıkan kâğıda dönüşür.

O kâğıda “karar” yazılabilir; ama halkın vicdanında adı karar olmaz, düzenleme olur.

Çözüm yeni parti hevesinde, otomobil sergisinde, rövanş kürsüsünde değildir.

Çözüm erken kurultaydır.

Çözüm delegenin, üyenin, örgütün iradesidir.

Kim kazanırsa kazansın, sandık kazanmalıdır.

Çünkü ana muhalefetin tasfiyesi yalnızca CHP’nin sorunu değildir; cumhuriyetin nefes borusuna bağlanan düğümdür.

Bu düğüm çözülmezse, yalnız bir parti değil, bütün toplum nefessiz kalır.

Aleviler, sosyalistler, demokratlar, Kürtler, emekçiler, laik ve özgürlükçü çevreler bu tabloyu kişisel kırgınlıkların dar penceresinden okuyamaz.

Bugünün alkışı, yarının pişmanlığı olabilir.

Siyasette bazen en büyük hata, haklı öfkeyi yanlış kapıya teslim etmektir.

Kapıyı açarsınız; içeri adalet değil, vesayet girer.

Bugün susmak, yarının karanlığına imza atmaktır.

Tedbir geçici, demokrasi kalıcı olmalıdır.

Koltuk geçici, meşruiyet kalıcıdır.

Kişiler geçer; sandık kalır.

Ve unutulmasın: Sandığın sustuğu yerde önce hukuk susar, sonra toplum...

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
Gebze Ticaret Odası
Şahin Yılmazel
X