BİR ÜLKEYE ÖZGÜRLÜK BOMBAYLA GELMEZ Sevinmek mi, üzülmek mi?
**
Bir insan öldüğünde…
İçimizde iki ses konuşur.
Biri “oh” der.
Öteki “dur” der.
Çünkü ölüm, kimin başına gelirse gelsin, insanlığın en çıplak çizgisidir.
Ama siyaset, kimin elinden çıkarsa çıksın, başkalarının hayatına dokunan bir makinedir.
Şimdi soruyoruz:
Hamaney öldü diye sevinmek mi lazım, üzülmek mi?
Bu sorunun kendisi bile, aslında bir toplumun ahlaki röntgenidir.
Bir lideri eleştirmek, karşı cepheye yazılmak değildir.
Bir zalimi eleştirmek, başka bir zalimi alkışlamak değildir.
Adalet aramak, propaganda yapmak değildir.
Zira akıl şunu bilir:
Dünya “bizimkiler–onlar” kadar basit değil.
Dünya “haklı–haksız” kadar net… ama “kimin haklı olduğu” kadar kirli.
Hamaney, 1989’dan bu yana İran’da en üst otoriteydi.
Bu, sadece “dini lider” etiketi değildir.
Bu; orduya, yargıya, medyaya, sokağa, kadına, gence, muhalife dokunan bir güç demektir.
O gücün altında büyüyen kuşaklar oldu.
O gücün altında ezilen kuşaklar oldu.
O gücün gölgesinde umut edenler de oldu, nefes alamayanlar da.
Ve evet…
Bölge, mezhep üzerinden yürütülen kanlı siyasetin maliyetini yıllardır ödüyor.
Suriye, Irak, Lübnan, Yemen… “etki alanı” diye okunan coğrafyalar, halklar için “enkaz alanı”na dönüştü.
Fakat tam burada kritik bir ayrım var:
Bir liderin politikalarını, kararlarını, sistemini, hesaplarını konuşmak; o ülkenin halkını hedef almak değildir.
İran halkı, köklü bir medeniyetin mirasçısıdır.
Mesele “İran” değil.
Mesele “tahakküm”.
Mesele “inanç” değil.
Mesele “inancın devlet sopasına çevrilmesi”.
Çünkü modern devlet dediğimiz şey, kutsallıkla değil; kurumlarla ayakta durur.
Korkuyla değil; hukukla yaşar.
Sadakatle değil; liyakatle yürür.
Hurafeyle değil; bilimle nefes alır.
Bu bir ideoloji cümlesi değil; bir toplumsal mühendislik gerçeğidir.
Bakın…
Dini siyasetin merkezine koyduğunuzda, din yücelmez.
Siyaset kirlenir.
Din de yıpranır.
Çünkü siyaset, tabiatı gereği güç ister.
Güç de tabiatı gereği denetim istemez.
Denetimsiz güç ise… tarihte adı konmuş bir şeydir: zorbalık.
Peki ölüm?
Ölüm karşısında sevinmek…
İnsanı içeriden çürütür.
Çünkü sevinç dediğiniz şey, zamanla “alışkanlık” olur.
Bugün birinin ölümüne sevinirsiniz, yarın bir başkasınınkine…
Sonra bir bakarsınız: Ölümlerden umut devşiren bir duygu ekonomisine dönmüşsünüz.
Ama üzülmek?
Üzülmek, “yaptıklarını onaylamak” değildir.
Üzülmek, insanın kendi sınırını hatırlamasıdır:
“Ben, ölümle sevinç inşa etmeyeceğim.”
Öte yandan, bir liderin ölümüyle birlikte “hesap defteri” de kapanmaz.
Tam tersine, sayfalar daha dikkatli okunur.
Çünkü tarih şunu da söyler:
Baskı, bir gün mutlaka sürdürülemez hâle gelir.
Susturulan toplum, bir gün mutlaka konuşur.
Korku üzerine kurulan düzen, bir gün mutlaka çatlar.
Bugün dünyaya düşen haberlerin dili sert: Hamaney’in ABD-İsrail saldırısında öldürüldüğü, İran içinde ise yas ve kutlamanın aynı anda görüldüğü aktarılıyor.
Bu tablo bize şunu hatırlatıyor:
Toplum ikiye bölünmüşse, sadece siyaset bölmemiştir.
Ahlak da yarılmıştır.
Güven de parçalanmıştır.
Gelecek de rehin alınmıştır.
Ve dış müdahale?
Bir ülkeye “özgürlük” bombayla gelmez.
Bombanın adı ne olursa olsun, sonucu çoğu kez aynıdır:
Daha fazla öfke, daha fazla yoksulluk, daha fazla radikalleşme.
Emperyal güçlerin “dizayn” ettiği coğrafyalarda, halkın eline çoğu zaman “kader” kalır.
Kader de, en pahalı ithalattır: yıllarca ödersiniz.
O yüzden aynı cümlede iki şey söylenebilir, çelişki değildir:
Molla rejiminin baskısına karşı olmak,
ABD/İsrail saldırısını doğru bulmamak.
Bu, tutarsızlık değil; ilke tutarlılığıdır.
Adalet terazisi, bayrak taşımaz.
Adalet, kimlik sormaz.
Adalet, “kim yaptı?” diye değil, “ne yaptı?” diye bakar.
Son söz:
Hamaney’in ölümüne sevinmek zorunda değilsiniz.
Hamaney’in politikalarını eleştirirken insanlığınızı kaybetmek zorunda da değilsiniz.
En sahici duruş şudur:
Ölüye saygı dilini koru.
Mazlumun acısını unutma.
Zalimin hesabını sor.
Bombaya alkış tutma.
Mezhebe kurban olma.
Halka düşmanlık etme.
Ve en önemlisi…
Devletin dini; korku değil, hukuk olsun.
Toplumun dili; nefret değil, akıl olsun.
İran’ın da, bölgenin de ihtiyacı şudur:
Çoğulculuk, laiklik, kurumsal demokrasi, bilimsel akıl, evrensel hukuk.
İlerleme, “kimin öldüğü”yle değil, “kimin özgürleştiği”yle ölçülür..
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Togg’ladı mı, kamulaştı mı? 07 Eylül 2026 Pazartesi
- İsim değişebilir. Peki, anlayış değişti mi? 06 Eylül 2026 Pazar
- 30 Ağustos: Zaferin tapusu 30 Ağustos 2026 Pazar
- Kömür karası, adaletin aynası 29 Ağustos 2026 Cumartesi
- Efsaneler de takvime yenilir 26 Ağustos 2026 Çarşamba
- Paşa paşa yatmak boyun eğmemektir 25 Ağustos 2026 Salı
- Hukukun sustuğu yerde barış mı dediniz 07 Ağustos 2026 Cuma
- Yanlışın alkışçıları 31 Temmuz 2026 Cuma
- Yeni Parti: Bir Programın Anatomisi - 2 28 Temmuz 2026 Salı
- Bir Programın Anatomisi - 1 27 Temmuz 2026 Pazartesi