“TIRMALAMIŞ AK KAĞIDI, AK KAĞIDI" Silivri'nin dili, şüphe!..
**
“Bir mektup üç satır yazı gönlünün karası / Tırmalamış ak kâğıdı, ak kâğıdı / Üç satır kara tırmık gönlünün karası / Tırmalamış ak kâğıdı, ak kâğıdı”
Zülfü Livaneli / Mektup’tan..
**
Memleketin yeni icadı: Şüphe.
Suç şüphesi değil ha…
Onu geçtik.
“Seçim kazanma şüphesi.”
Bir cümlenin içine koca bir rejim sığıyor bazen.
Bir cümlenin içine koca bir korku.
Silivri’den gelen mektup, tam da bunu söylüyor:
Benim davam değil, senin seçme hakkın.
Aykut Erdoğdu’nun sosyal medya üzerinden paylaşılan metni, 12 Ocak 2026 tarihli haberlerde “8 aydır hücrede, tecritte” tutulduğunu vurgulayan bir itiraz metni olarak yer aldı.
Hatta “Silivri 9 No’lu” diye bitiriyor. Bir imza gibi değil; bir damga gibi.
Şimdi düşünün.
Bir ülkede insan, kendisini anlatırken adını değil de, cezaevi numarasını “adres” diye yazıyorsa…
Orada hukuk, artık sadece madde numarası değildir.
Orada hukuk, bir ruh halidir.
Orada hukuk, bir muameledir.
Ve o muamele, giderek daha fazla kişiye “normal” diye yutturulmak isteniyor.
Mektubun en can acıtıcı yeri şu:
“Suç kabul edilse dahi bir gün yatarı olmayan…” diyor.
Bakın burası önemli.
Çünkü bu ülkede, “suç” kavramı zaman zaman kanundan değil, manşetten doğuyor.
İddianameden değil, iklimden.
Mahkemeden değil, atmosferden.
Bir iddiayı büyütürsünüz.
Sonra iddianın gölgesini büyütürsünüz.
Sonra o gölgede, insanı küçültürsünüz.
Ortada nihai hüküm yoktur.
Ama “nihai sonuç” vardır:
Siyaset, sahadan çekilmiştir.
Alternatif, nefessiz bırakılmıştır.
Erdoğdu’nun metni, tam bunu “siyasi rehine” ve “fidye” benzetmeleriyle anlatıyor; “milletin iradesi”nin istendiğini söylüyor.
Bu benzetmeleri beğenirsiniz, beğenmezsiniz.
Katılırsınız, katılmazsınız.
Ama “benzetmenin” kendisi bile bize şunu anlatır:
İnsan, yaşadığı şeyi adlandırmaya çalışıyor.
Çünkü insanın elinden önce kelimeleri alınır bu memlekette.
Sonra hakları.
Mektubun muhatabı “Aziz Milletim” diye başlıyor.
Bu ülkede “Aziz Milletim” diye başlayan cümleler vardır…
Bazen nutuk olur.
Bazen tehdit olur.
Bazen de yardım çığlığı olur.
Bu, yardım çığlığı gibi.
“Bizden başkasını seçmeye kalkışırsanız…” diye tarif ettiği “gözdağı”nı, bir siyasetçinin kişisel dramı olmaktan çıkarıp toplumsal bir uyarıya çeviriyor.
Diyor ki özetle:
Beni sustururlarsa, seni konuşturmayacaklar.
O yüzden metin bir “savunma” değil sadece…
Bir “ikaz”.
Silivri’den gelen her metin, ister istemez bir ülkede “siyasetin cezaeviyle konuşması”dır.
Ve bu konuşma uzadıkça…
Cezaevi, adres olmaktan çıkar.
Rejimin diline dönüşür.
Mektupta bir başka sert cümle var:
“Sessizlik rıza, korku teslimiyet sayılmaktadır.”
Bu, siyasal iletişimde çok güçlü bir çerçeve.
Çünkü memlekette “sessizlik” artık sadece susmak değil.
“Normalleştirmek.”
Bir şeyi her gün görüp, “alışmak.”
Bir gün “haber” diye ürperip, ertesi gün “rutin” diye geçmek.
Bugün birinin kapısına dayanırsın.
Yarın “zaten bir şey yapmıştır” dersin.
Öbür gün “bana dokunmayan yılan” dersin.
Sonra…
Yılan kalmaz.
Sıra gelir.
Erdoğdu’nun metni bu psikolojiyi hedef alıyor:
“Tek başınıza kurtulmayacaksınız” diyerek, yurttaşı yalnızlığından vuruyor.
Ama burada kritik bir ayrım yapıyor:
“Silaha ve şiddete asla prim vermeyin” diyor.
Yani “mücadele” çağrısını, meşruiyet zemininde tutmaya çalışıyor.
Sokağı değil; toplumsal iradeyi.
Öfkeyi değil; kararlılığı.
Bu, bir siyasetçinin kendisini “kurban” olarak değil…
“taşıyıcı kolon” olarak konumlandırma çabasıdır.
Bu metnin merkezinde bir iddia var:
“Seçme hakkınız yok” mesajı veriliyor.
İşte bu, bizim esas meselemiz.
Seçim yapmakla seçme hakkı aynı şey değildir.
Sandık vardır, ama seçenek yoksa…
O sandık, mobilyadır.
Seçim vardır, ama alternatif “tehlike” diye damgalanıyorsa…
O seçim, prosedürdür.
Demokrasinin kalbi; sandığın kendisi değil.
Sandığın anlamıdır.
Ve sandığın anlamı, “korkmadan” oy verebilmektir.
“Korkmadan” aday olabilmektir.
“Korkmadan” eleştirebilmektir.
Bir ülkede siyasetçiler, “seçim kazanma şüphesi” lafını kuruyorsa,orada mesele, tek tek davalar olmaktan çıkmıştır.
Orada mesele, rekabetin kurallarıdır.
Bu mektup, Silivri’nin duvarlarından çok, memleketin aynasına yazılmış gibi.
Okuyan, kendisini görüyor.
Sevdiği siyasetçiyi değil sadece;
Kendi suskunluğunu.
Kendi alışkanlığını.
Kendi “nasıl olsa”larını.
Mektubun çağrısı net:
Hukuk ve demokrasiden vazgeçme.
Şiddete bulaşma.
Meşruiyetten ayrılma.
Bu çağrı, kimseyi kahraman yapmaz.
Ama herkesi sorumlu kılar.
Çünkü bazen ülkenin en büyük trajedisi, kötülerin cesareti değil iyilerin yorgunluğudur.
Silivri’nin soğuğu, sadece içeridekini üşütmez.
Dışarıdakinin vicdanını da test eder.
Ve tarih, bir gün mutlaka ama mutlaka yazar/yazacak!..
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Unutmadık unutturmayız 24 Ocak 2026 Cumartesi
- Aynı çağ, iki adam, iki ekim devrimi 23 Ocak 2026 Cuma
- Delikanlılık filtreyle ölçülmez!.. 22 Ocak 2026 Perşembe
- Suriye'de neler oluyor 21 Ocak 2026 Çarşamba
- Hrant, güvercinin kalbi 20 Ocak 2026 Salı
- İran!.. 19 Ocak 2026 Pazartesi
- İmamoğlu ve Diploma Davası!.. 16 Ocak 2026 Cuma
- Adalet ölürse!.. 15 Ocak 2026 Perşembe
- Korku düzeni: Filler ve insanlar! 14 Ocak 2026 Çarşamba
- Biraz Daha!.. Tolstoy'un Pahom'u... 13 Ocak 2026 Salı