İMTİYAZ, EŞİTLİK LAFINI SEVMEZ. Sola değil, hakikate karşı önyargı!..
**
Türkiye’de “sol” denince bazı yüzlerde aynı ifade beliriyor.
Sanki biri eve kibritle girmiş, biri bayrağı indirmiş, biri aile albümünü yakmış.
Sanki biri mahalle camisinin kapısına kilit vurmuş.
Oysa çoğu zaman ortada ne kibrit var, ne yangın.
Sadece düşünce var.
Ama bu memlekette bazı fikirlere düşünce değil tehdit muamelesi yapılır.
Çünkü bu ülkede sol, sosyalizm, komünizm yıllarca anlatılmadı.
Ezberletildi, ama öğretilmedi.
Kötülendi, ama tartışılmadı.
Damgalandı, insanlar çoğu zaman neye karşı olduklarını bilmeden karşı oldular.
Kitap okumadan hüküm verdiler.
Bir fikri tanımadan mahkûm ettiler.
Çünkü onlara sosyalizm bir ekonomik analiz olarak değil, bir korku filmi olarak gösterildi.
Perdede hep aynı sahne vardı:
“Din elden gidiyor...”
“Aile yıkılıyor...”
“Vatan bölünüyor...”
“Gençler kandırılıyor...”
Bir memlekette her sorunun cevabı korkuysa, bilin ki orada hakikat konuşamıyor demektir.
Sağın bu ülkedeki farklı damarları birbirine benzemez deriz.
Doğrudur.
Ama iş sola gelince nedense hepsinin dili aynı yerden su içer.
Milliyetçi sağ için sol, sınıf meselesi değildir.
Memleket meselesidir.
Daha doğrusu öyle sunulur.
İşçinin hakkını istemek değil, “milli bünyeyi bozmak” gibi anlatılır.
Sanki fabrikada hakkını arayan işçi, sınır kapısını kırıyormuş gibi.
Sanki grev yapan emekçi, düşman ordusuna kılavuzluk ediyormuş gibi.
Çok tuhaf değil mi?
Patronun kârı “milli”.
İşçinin ekmeği “şüpheli”.
Sermayenin çıkarı “yerli”.
Emeğin talebi “ithal”.
Ne güzel memleket...
Muhafazakâr-İslamcı sağda tablo daha da tanıdık.
Burada sosyalizm yalnızca siyasi rakip değildir.
Aynı zamanda manevi bir günah gibi sunulur.
Komünist denince akla hemen dinsizlik getirilir.
Sanki yoksulu doyurmak isteyen adamın ilk işi mahalledeki minareyi devirmekmiş gibi.
Sanki eşitlik isteyen herkes, sabah kalkınca aile kurumuna savaş açıyormuş gibi.
Oysa gerçek hayat hiç de öyle değil.
Asıl yoksulluk aileyi çökertiyor.
Asıl işsizlik yuvaları dağıtıyor.
Asıl güvencesizlik insanın inancını da huzurunu da kemiriyor.
Bir baba eve ekmek götüremiyorsa, orada aileyi yıkan şey sosyalizm değil.
Sömürü düzenidir.
Bir genç geleceğini göremiyorsa, orada ahlakı bozan şey eşitlik fikri değil.
Umutsuzluktur.
Ama bunları konuşmak zor gelir.
Çünkü gerçek karmaşıktır.
Korku ise kolaydır.
“Bunlar din düşmanı” dersin, biter.
“Bunlar devlet düşmanı” dersin, tamam.
“Bunlar terör sevici” dersin, konu kapanır.
Türkiye’de fikirle mücadele etmek yerine, fikrin sahibini şeytanlaştırmak çok eski bir gelenektir.
Önce insanı lekelerler.
Sonra fikri duymana bile gerek kalmaz.
Çünkü kulak kapanmıştır.
Vicdan da kapanır ardından.
En tehlikelisi de budur.
Bir fikri yanlış bulmak başka şeydir.
Onu ahlaksız ilan etmek başka.
Yanlış dediğinde tartışma olur.
Ahlaksız dediğinde linç başlar.
Bu yüzden bu ülkede sol çoğu zaman sadece eleştirilmedi.
Gayrimeşru gösterildi.
Neden?
Çünkü sosyalizm can alıcı bir soru sorar:
Neden bir avuç insan lüks içinde yaşarken, milyonlarca insan hayatını borçla, korkuyla, güvencesizlikle sürdürüyor?
İşte mesele budur.
Sağın asıl huzursuzluğu de burada başlar.
Çünkü bu soru, vitrine değil kasaya bakar.
Nutka değil cüzdana bakar.
Slogana değil ücret bordrosuna bakar.
“Vatan, millet, Sakarya” cümlesinin arasına sıkışmış soğuk gerçeği görür:
Bu düzende bazıları hep kazanır.
Bazıları ise hep sabreder.
Sabredenler değişir.
Kazananlar değişmez.
Sonra o sabredenlere dönüp derler ki:
“Sol seni kandırır.”
İyi de sizi kim kandırdı?
Otuz yıl aynı maaşla yaşayan işçiyi kim kandırdı?
Çocuklarına iyi bir gelecek veremeyen anne babayı kim kandırdı?
Emekli olup da yeniden iş arayan insanı kim kandırdı?
Evi kira, mutfağı borç, cebinde umut kırıntısı kalmış vatandaşı kim kandırdı?
Sosyalizm mi?
Yoksa bu düzen mi?
Sol için “milli değil” derler.
Çok ilginç.
Memleketin madenini satan milli.
Limanını özelleştiren milli.
Tarlasını betona gömen milli.
İşçisini sendikasız bırakan milli.
Ama ekmekte adalet isteyen gayrimilli.
Demek ki bizim buralarda yerlilik ölçüsü toprak değil, menfaat.
Bayrak sevgisi de çoğu zaman emekçinin cebine girene kadar sürüyor.
Cepten içeri adalet girecek olunca, birden “milli hassasiyet” başlıyor.
Bir de şu meşhur cümle var:
“Komünizm aile düşmanıdır.”
Hayır efendim.
Yoksulluk aile düşmanıdır.
İşsizlik aile düşmanıdır.
Mecburi göç aile düşmanıdır.
Geçim derdi aile düşmanıdır.
İnsanı aynı sofrada otururken bile birbirine yabancılaştıran şey, eşitlik fikri değil; adaletsizliğin ta kendisidir.
Şiddet meselesi de öyle.
Sola “şiddet” yaftası yapıştıranlar, dünyanın haline dönüp bir baksın.
Bombaları kim yağdırıyor?
Savaşları kim çıkarıyor?
Petrol için, pazar için, nüfuz için kim insan öğütüyor?
Emeğini isteyen işçi mi?
Yoksa kârını büyütmek isteyen düzen mi?
Bugünün dünyasında şiddet, çoğu zaman takım elbiseyle gelir.
Borsa ekranından geçer.
İhale masasında büyür.
Televizyon stüdyosunda meşrulaşır.
Sonra dönüp yoksula ders verir.
Türkiye’de anti-komünizm, sadece bir siyasi tavır olmadı.
Bir devlet refleksi oldu.
Bir eğitim kalıbı oldu.
Bir mahalle efsanesi oldu.
Çocuk daha ne olduğunu bilmeden “komünist kötü bir şeydir” diye büyüdü.
Kötü olanın ne olduğu anlatılmadı.
Sadece kötü olduğu söylendi.
Neye benziyor biliyor musunuz?
Hiç görmediği bir meyvenin zehirli olduğuna inandırılan çocuğa.
Dokunmuyor.
Tatmıyor.
Sormuyor.
Sadece korkuyor.
Bizim memlekette milyonlarca insan sola böyle bakıyor.
Düşünceye değil, ona yapıştırılmış etikete tepki veriyor.
İşte bu yüzden bu yazılara ihtiyaç var.
Çünkü sis çok yoğun.
Çünkü yalan çok tekrar edildi.
Çünkü iftira bazen hakikatten daha hızlı dolaşıyor.
Oysa sosyalizm denen şeyin özü gayet basit:
İnsan aç kalmasın.
Çocuklar yoksulluğu miras almasın.
Emek sömürülmesin.
Servet birkaç elde birikmesin.
İnsan insanı ezmesin.
Hepsi bu.
Bunda vatan hainliği yok.
Bunda aile düşmanlığı yok.
Bunda ahlaksızlık yok.
Tam tersine.
Burada insan var.
Vicdan var.
Ekmek var.
Adalet var.
Asıl korkulan da bu zaten.
Çünkü komünizm zenginin sofrasındaki fazla lokmaya bakar.
Patronun sınırsız yetkisine bakar.
Mirasla büyüyen servete bakar.
Ve der ki:
“Bu kadar da olmaz.”
İşte memlekette bütün gürültü bu cümlenin etrafında kopar.
Çünkü ayrıcalık, sorgulanmaktan hoşlanmaz.
İmtiyaz, eşitlik lafını sevmez.
Sömürü, adalet kelimesini duyunca irkilir.
Sonra başlarlar:
“Bunlar düzen bozucu.”
Elbette bozucu.
Adaletsiz düzeni bozmak ayıp değil, görevdir.
Memleketi çürüten şey eşitlik talebi değil.
Eşitsizliğin normalleşmesidir.
Bu ülkenin sağı, sola yıllarca bir canavar maskesi taktı.
Ama maskenin arkasında çoğu zaman yalnızca hakkını arayan insanlar vardı.
İşçi vardı.
Öğrenci vardı.
Yoksul vardı.
İnsanca yaşamak isteyenler vardı.
Bugün hâlâ aynı korku hikâyeleri anlatılıyor olabilir.
Ama karın gurultusu propagandadan daha gerçektir.
Boş tencere ideolojik yalandan daha ikna edicidir.
Ve hayat, eninde sonunda insanı hakikate götürür.
Çünkü insan uzun süre aç kalınca, sonunda şunu sorar:
“Beni komünizm mi korkutuyor, yoksa bu düzen mi eziyor?”
İşte o gün sis dağılmaya başlar.
Ve o gün anlarız:
Bu ülkede solun en büyük suçu, yalan söylendiği gibi “ahlakı bozmak” değil.
Asıl suçu, düzenin konforunu bozacak sorular sormaktır.
Sorunun kendisinden korkanlar da cevaba daima düşman olur....
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Memleketin sessiz soygunu 03 Nisan 2026 Cuma
- Tutuklanan Esra değil, vicdandır 02 Nisan 2026 Perşembe
- Düzen değişmeden iktidar değişimi sorunu çözmez 01 Nisan 2026 Çarşamba
- Kurumlar ile yüklenici sorumluluktan kurtulamaz!.. 31 Mart 2026 Salı
- Omurga, ilke ve ahlak 29 Mart 2026 Pazar
- Merhamet değil adalet istiyoruz 27 Mart 2026 Cuma
- Bazı ölümler milletin vicdanına emanet edilir 25 Mart 2026 Çarşamba
- Tutuklanan Mehmet Türkmen değil, emeğin cesareti!.. 23 Mart 2026 Pazartesi
- “Adalet” yoksa barış eksiktir 21 Mart 2026 Cumartesi
- Haydutun bombası varsa, mazlumun da ahı var 18 Mart 2026 Çarşamba