GEÇMİŞ, GEÇMİŞTE KALMIYOR Unutma ve asla unutturma!..

23 Aralık 2025 07:10
Biz öldürülenlerde hep aklımıza tabiri caizse “Medyatik” olan medya mensuplarını hatırlarız ama Hakan Tosun’lardır. Anadolu’nun dört bir tarafında, nice kaleminden başka “silahı” yokken, silahlarla katledilenlerdir.

***

Bu memlekette takvim yaprakları bazen “gün” yazmaz,

isim yazar,

mezar yazar,

suskunluk yazar.

Bazı günler vardır; sabah kalkarsın, radyoda sıradan bir şarkı çalar.

Akşam olunca öğrenirsin ki, o şarkının üstüne bir daha “sıradan” kelimesi oturmaz.

Çünkü bu ülkenin siyasi tarihinde “düşman” tanımı, çoğu zaman fikri tarif etmez, insanı tarif eder.

Komşuyu komşuya, mahalleyi mahalleye kırdıran bir karanlık dil, en çok da “öteki”ni seçer:

Solcuyu seçer.

Aleviyi seçer.

Gazeteciyi seçer.

Akademisyeni seçer.

Aydını seçer.

Sonra…

Bir gün Abdi İpekçi’dir.

Bir gün Uğur Mumcu’dur.

Bir gün Bahriye Üçok’tur, Muammer Aksoy’dur,

Ahmet Taner Kışlalı’dır.

Bir gün Beyazıt’ta 1 Mayıs’tır, Bahçelievler’dir.

Bir gün Gazi’dir.

Bir gün Hrant Dink’tir.

Biz öldürülenlerde hep aklımıza tabiri caizse “Medyatik” olan medya mensuplarını hatırlarız ama Hakan Tosun’lardır. Anadolu’nun dört bir tarafında, nice kaleminden başka “silahı” yokken, silahlarla katledilenlerdir.

Bir gün Suruç’tur.

Bir gün Ankara Garı’dır.

Ve her seferinde aynı cümle dolaşır ortalıkta:

Provokasyon.”

Kim yaptı belli değil.”

Derin mesele.”

Devlet gereğini yapıyor.”

Oysa asıl mesele, devletin neyi yapmadığıdır.

Kahramanmaraş…

19-26 Aralık 1978.

Yedi gün süren bir karanlık.

Hedefi belli bir karanlık: Aleviler ve solcular.

Bir şehir düşünün…

Sokaklarında aynı ekmeği alan insanların, bir sabah birbirine “düşman” diye bakacak hale getirildiği bir şehir.

Bir şehir düşünün…

Bir “fitil” yakılıyor; sonra o fitilin alevi, evlere, dükkânlara, canlara sıçrıyor.

Resmi anlatımların, iddianamelerin, haberlerin üzerinde dolaşan rakamlar bile birbiriyle yarışıyor:

Ama şu kesin: Bir ülke, kendi vatandaşlarının can güvenliğini bir hafta boyunca koruyamıyorsa,orada mesele yalnız “asayiş” değildir.

Orada mesele rejimdir, hukuk düzenidir, siyasal iklimdir.

Ve o yedi günün bilançosu, yalnız kayıplarla sınırlı değil:

Alevilere ait 559 evin yakıldığı, 290’a yakın işyerinin tahrip edildiği iddianame/derlemelerde yer alıyor.

 

Ev dediğiniz şey nedir?

Bir duvar mı?

Bir çatı mı?

Hayır.

Ev, insanın hayata tutunma senedidir.

Onu yaktığınızda yalnız eşyayı yakmazsınız; hafızayı yakarsınız, geleceği yakarsınız.

Sonra” ne oldu?

Sonra ne olur bu ülkede?

Yine “sonra” olur.

Olayların ardından 26 Aralık 1978’de 13 ilde sıkıyönetim ilan ediliyor: İstanbul, Ankara, Kahramanmaraş ve diğerleri…

Yani devlet, yangın büyüyünce “olağanüstü”ye sarılıyor.

Peki yangın büyümeden önce?

Peki “olağan” günlerde?

İşte orada başlıyor bu ülkenin bitmeyen davası:

Cezasızlık.

Geç kalmışlık.

Yarım bırakılmış hakikat.

Yargılamalar yıllar sürüyor; çok sayıda sanık hakkında ağır cezalar verildiği, süreçlerin onlarca yıla yayıldığı anlatılıyor.

Ama toplumun aklında kalan duygu çoğu zaman şu oluyor:

Gerçek faillerin tamamı ortaya çıktı mı?”

“Devlet içindeki ihmaller, göz yummalar, örgütlenmeler tam olarak aydınlandı mı?”

Bir daha olmaması için sistem kendini düzeltti mi?”

 

Bu soruların cevabı net olmadıkça, takvim yaprakları “gün” yazmaya utanır.

Unutmak bir lüks değil; bir tehlike

Geçmiş geçmişte kaldı” diyenler var.

Geçmiş, geçmişte kalmıyor.

Geçmiş, yeniden üretiliyor.

Aynı nefret diliyle…

Aynı hedef göstermeyle…

Aynı “hain” damgasıyla…

Aynı “makbul vatandaş” tarifleriyle…

Bu yüzden “unutma/unutturma” bir slogan değil; demokratik bir refleks olmalı.

Çünkü bir ülkede insanlar, fikri yüzünden öldürülebileceğini düşünüyorsa…

Bir ülkede insanlar, kimliği yüzünden hedef olabileceğini düşünüyorsa…

Bir ülkede insanlar, adaletin gecikmeyi “alışkanlık” haline getirdiğini düşünüyorsa…

Orada yalnız geçmiş yanmaz; gelecek de tutuşur.

Bir daha yaşanmasın diye

Bir daha yaşanmasın” dilek cümlesiyle olmaz.

“Bir daha yaşanmasın” devlet ciddiyetiyle olur.

Şeffaflıkla olur.

Etkin soruşturmayla olur.

Bağımsız yargıyla olur.

Güvenlik bürokrasisinin hesap verebilirliğiyle olur.

Toplumu mezhep/kimlik üzerinden bölen dilin siyasette prim yapmamasıyla olur.

Maraş’ı anmak, yalnız bir acıyı anmak değildir.

 Maraş’ı anmak, bu ülkenin “kendi kendine” karanlığa sürüklenmediğini; karanlığın çoğu zaman örgütlü geldiğini hatırlamaktır.

Unutma...

Unutturma...

Çünkü unutursan…

Takvim, yine aynı yere gelir!..

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X