33.YILINDA UĞUR MUMCU... Unutmadık unutturmayız
***
Kışın sesi vardır.
Bazı sabahlar, kar yalnızca toprağın üstüne değil, insanın içine de yağar.
Takvim 24 Ocak’ı gösterdiğinde, Türkiye’nin hafızasında hep aynı soğuk dolaşır.
Ankara’nın ayazı, bir sokak köşesinde kopan o uğultu ve ardından gelen büyük sessizlik…
O sessizlik, bir otomobilin paramparça oluşundan ibaret değildi; hakikatin peşine düşen bir kalemin susturulmasıydı.
Uğur Mumcu’nun gidişi, bir insanın ölümü değil; bir ülkenin vicdanında açılan, her yıl yeniden sızlayan bir yaradır.
Uğur Mumcu’yu anmak, sadece bir ismi hatırlamak değildir.
Bir meslek ahlakını, bir duruşu, bir cümle kurma biçimini hatırlamaktır.
O, gazeteciliği “haber yetiştirme” telaşına sıkıştırmadı; gazeteciliği bir hakikat arayışı, bir kamu görevi, bir yurttaşlık sorumluluğu olarak gördü.
“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” derken, aslında bize şunu hatırlatıyordu:
Karanlık, yalnızca kötülükten değil, cehaletten de beslenir.
Mumcu’nun kalemi, hiçbir odağa yaslanmadan, gerçeğin kendisine yaslanarak yürüdü.
Bugün, üzerinden 33 yıl geçmiş olmasına rağmen içimizdeki eksiklik hâlâ taze.
Çünkü onun öldürülmesi yalnızca bir suikast olarak kalmadı;
Aydınlatılamamış, tamamlanmamış bir acı olarak da kaldı.
Bir ülkenin en namuslu kalemlerinden birinin sokak ortasında katledilmesi ve bu karanlığın tam manasıyla dağıtılamaması, her yıl aynı soruyu büyütüyor:
Neyi kaybettik?
Sadece bir gazeteciyi mi, yoksa gerçeğe ulaşma cesaretimizi de mi?
Belki de bu yüzden Uğur Mumcu’yu anmak, bir “yas ritüeli” değil; bir “hesaplaşma çağrısıdır.”
Hesaplaşma derken, bir öfke dilini değil; bir adalet ısrarını kastediyorum.
Çünkü adalet, sadece mahkeme salonlarında değil, toplumun hafızasında da kurulur.
Unutmak, karanlığa af çıkarmaktır.
Hatırlamak ise, karanlığa karşı yakılan bir ışıktır.
O ışık, tek bir kişinin omzuna yüklenmez; kuşak kuşak taşınır.
Bugün medyanın hâline baktığımızda, Mumcu’nun kıymeti daha da berraklaşıyor.
Ekran gürültüsünün hakikatin üstünü örttüğü, “yorum”un “bilgi”nin yerine geçtiği, çıkar ilişkilerinin haberin omurgasını eğdiği bir zamanda yaşıyoruz.
Gerçek, bazen bir manşetin arkasında saklanıyor; bazen bir sessizliğin içine gömülüyor.
Güce yakın durmayı “ustalık”, soru sormayı “hadsizlik”, araştırmayı “gereksiz ayrıntı” sayan bir iklimde, Uğur Mumcu’nun gazeteciliği bir ölçü, bir pusula gibi duruyor önümüzde.
Doğruyu aramak; doğruyu yazmak; doğruyu yazmanın bedelini göze almak…
Onun sözü hâlâ kulaklarımızda:
“Vurulduk ey halkım, unutma bizi."
Bu cümle, yalnızca bir ağıt değil; bir vasiyettir.
“Unutma” demek, “sahip çık” demektir.
Laikliğe, demokrasiye, tam bağımsızlığa, hukukun üstünlüğüne sahip çıkmak…
Bir ülkenin aydınlarını, yazarlarını, gazetecilerini, düşünürlerini koruyacak toplumsal iradeyi büyütmek…
Ve en önemlisi, gerçeğe ulaşma hakkını bir lütuf değil, bir yurttaşlık hakkı olarak savunmak.
Uğur Mumcu’yu anmak istiyorsak, sadece bir gün çiçek bırakmak yetmez.
Onu yaşatmak; soru sormayı sürdürmektir.
Belgeye bakmaktır.
İddianın peşine düşmektir.
Klişeye teslim olmamaktır.
“Herkes böyle diyor” rahatlığına sığınmamaktır.
Gençlere “okuyun” demekle kalmayıp, okumanın niçin hayati olduğunu anlatmaktır:
Çünkü okuyan insan, korkunun kolay avı olmaz.
Araştıran insan, yalanın karşısında daha dik durur.
Hakikate yaklaşan insan, bir gün mutlaka adalete de yaklaşır.
Bu 33. yılda, Uğur Mumcu’nun hatırası önünde saygıyla eğilirken, kendimize de şu soruyu sormalıyız:
Biz onun bıraktığı yerden devam ediyor muyuz?
Onun aradığı “hakikat”i, bugün hangi bedelleri göze alarak arıyoruz?
Kimin çıkarını incitme pahasına doğruyu savunuyoruz?
Eğer bu sorulara samimiyetle cevap veremiyorsak, anmalarımız eksik kalır.
Çünkü Mumcu’nun adı bir “anma” konusu değil, bir “sorumluluk” başlığıdır.
Kış yine kış.
Ama kışın da bir sonu var.
Karanlık, ancak ışık yakmayı bırakırsak kalıcı olur.
Uğur Mumcu’nun ışığı, bir kişinin ışığı değildi; bir geleneğin, bir ahlakın, bir Cumhuriyet bilincinin ışığıydı.
O ışığı diri tutmak, hepimizin borcu.
Saygıyla anıyorum.
Uğur Mumcu’nun kalemi susturuldu belki; ama hakikatin dili susturulamaz.
Fikirler ölmez.
Onurlu bir isim yok edilemez.
Unutmadık,
Unutturmayız
unutturmayacağız!..
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Yağmur duasına bütçe, bilime kuraklık 25 Nisan 2026 Cumartesi
- Güçlü lider masalı, monarşi tavsiyesi 24 Nisan 2026 Cuma
- Sandıkta yenemeyenin, yargı eliyle CHP’yi bölme operasyonu... 23 Nisan 2026 Perşembe
- Memleketin pası. Halkın teri. Devletin suskunluğu 22 Nisan 2026 Çarşamba
- Çocukları Susturanlar, Memleketi Çürütür 20 Nisan 2026 Pazartesi
- Mesele kelime değil. Zihniyet 17 Nisan 2026 Cuma
- Mecburi üyelik 16 Nisan 2026 Perşembe
- Urgan Gitti, Kurucu İrade Geldi: Bahçeli 15 Nisan 2026 Çarşamba
- Çözüm süreci mi. Hesap süreci mi (1) 14 Nisan 2026 Salı
- Adaletin terazisi kırıldıysa, zincirin sesi büyür 13 Nisan 2026 Pazartesi