ÖĞRETMENLER GÜNÜ, ASLINDA BİR FOTOĞRAF Var ama yok sayılanlar: Atanmayanlar

24 Kasım 2025 04:48
Bugün 24 Kasım… Yine kürsülerde hamaset, sosyal medyada hazır kalıp cümleler, okullarda bir günlük gülücük, bir günlük karanfil…

Bu topraklarda “öğretmenler günü” aslında bir fotoğraftır.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, kara tahtanın önünde, elinde tebeşir…

Arkada Latin harfleri…

Önde, gözleri pırıl pırıl bakan birkaç çocuk ve bir milletin geleceği…

O günün adı “harf devrimi”ydi, bugünün adı “24 Kasım Öğretmenler Günü”.

Atatürk’e “Başöğretmenlik” unvanı verilen gün…

Yani bu memleketin kurucusu şunu söyledi:

Bu Cumhuriyet, öğretmenin omzuna emanet edilecek kadar kıymetli bir eserdir.”

Cumhuriyet, öğretmeni maaşlı memur değil, bir millet projesinin mimarı olarak gördü.

Köy Enstitüleri’yle tarlaya inen, dağ köylerine yürüyen, sobasını kendi yakan, marulunu kendi eken, keman çalan, şiir yazan, fizik deneyini soba borusunda yapan bir öğretmen hayaliydi bu.

Bugün?

Bugün, aynı ülkede, aynı takvim yaprağında, aynı nutuklarla…

Yarım milyona yakın öğretmen atanmayı bekliyor.

Adına “atanamayan” diyorlar.

Onlar düzeltti: “Atanamayan değil, atanmayan öğretmeniz biz.”

Düşünsenize, 22 yıl önceye göre alım gücü erimiş, bir öğretmen maaşı asgari ücretin biraz üstüne sıkıştırılmış durumda.

 

Yani devlet, kendi kurduğu Cumhuriyet’in “çoban yıldızı”nı, elektrik faturasını nasıl ödeyeceğini hesaplayan bir memura indirgemiş.

Evin kirasıyla kredi kartı arasında sıkışmış…

Kendi çocuğunun beslenme çantasını doldurmayı düşünürken, sınıftaki çocuklara “umut” anlatmak zorunda kalan bir meslek haline getirmiş.

Sonra her 24 Kasım’da çıkıp;

Öğretmenler bizim baş tacımızdır…” diyorlar.

Baş tacı mıdır gerçekten?

Yoksa başı ağrıyınca “geçici görevlendirmeyle” başka okula sürülen midir?

Sözleşmeyle, ek dersle, ücretli statüsünde tutulan, teneffüste kantinde simit sayan mıdır?

Okullar öğretmen açığıyla yanıp tutuşurken, ülkesinde 20 bin, 25 bin gibi rakamlarla atama yapıp, aynı anda 500 bine yakın öğretmeni kapının önünde bekleten bir düzen bu.

Bir tarafta sınıf mevcutları 40–50’ye dayanmış, branş öğretmeni olmayan köy okulları…

Diğer tarafta KPSS maratonunda yıllarını tüketmiş gençler; gündüz kuryelik yapıp, akşam “öğretmenim” hayaliyle soru çözenler…

Sonra çıkıp “bu ülkenin beşeri sermayesi çok değerli” diyorlar.

Evet, o sermayeyi banka hesabında değil, atama listesinde bekletiyorsunuz.

Atatürk Cumhuriyeti öğretmeni ne için yetiştirdi?

Sorgulayan yurttaş yetiştirsin diye…

Biat eden kitleler değil, soru soran nesiller olsun diye…

Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” çocuklar için…

Bugün iktidarların en çok rahatsız olduğu insan tipi kim?

Tam da bu tarifteki öğretmen.

Çünkü iyi öğretmen; müfredattan önce vicdan anlatır, törenden önce hakikat öğretir, nutuktan önce bilimi gösterir.

O yüzden, bir yandan “öğretmenler gününüz kutlu olsun” derken ,öte yandan öğretmeni sınavla “uzman”, “başöğretmen” diye kategorilere ayırıp yarışa sokan, eleştirenini soruşturmayla susturan, sendikalaşanını sürgünle terbiye etmeye çalışan bir akıl var.

Cumhuriyet’in başöğretmeni millete okuma yazma öğretirken, bugünün bazı yöneticileri millete unutma sanatını öğretiyor:

Unut yoksulluğunu…

Unut işsizliğini…

Unut atanamayan öğretmenini…

Unut firarda olan hayallerini…

Bir ülkenin gerçek bütçesi, Millî Eğitim Bakanlığı’nın “pay yüzdesi”nde değil, öğretmenin yüzündeki tebessümde okunur.

Eğer o tebessüm, ay sonuna doğru yerini kaygıya bırakıyorsa…

Eğer bir öğretmen, öğrencisinin aç gelip gelmediğini düşünmek zorundaysa…

Eğer çocuklar, okula bilgi için değil, okulun süt dağıtımına, yemek kampanyasına muhtaç olduğu için geliyorsa…

Orada sadece eğitim değil, Cumhuriyet de sınıfta kalmış demektir.

Çünkü Cumhuriyet; bir “yönetim sistemi” değil, öğretmenler odasında, teneffüste, kırtasiye kuyruğunda, kantin sırasında, harçlık hesabında yaşar.

Atanamayan öğretmen…

Ne acı bir tamlama.

Hak etmiş ama alamamış…

Hazır ama çağrılmamış…

Var ama yok sayılmış…

Onlar, müfredatta “öğrenciyi hayata hazırlama” başlığını işlerken, hayat onları bekleme odasına hapsetmiş durumda.

Diplomasını çerçeveletip duvara asmış, altına da küçük bir not iliştirmiş:

“Bu oda, atama bekleyen öğretmenin bekleme salonudur. Burada umutlarınız alınır, KPSS denemeleriyle paketlenir, gelecek seçimlere ertelenir.”

Sınavdan sınava koşan, yaşını doldurup “artık şansın azaldı” cümlesini duyan gençler…

Tıp fakültesi kazanmış kuzenini, hâkimlik sınavına hazırlanan arkadaşını görünce içi burkulup, “Ben bu memleketin geleceğini yetiştirmeye talip olmuştum, kendimin geleceği yok” diyen öğretmen adayları…

Bu ülke, onu değil, onu bu hâle getiren düzeni hak etmiyor.

Bir de atanmış ama atanamamış gibi yaşayanlar var:

Sabah derse girip akşam özel derse koşturanlar…

Nöbet ücreti hesabıyla, ek ders çizelgesiyle ay sonunu kurtarmaya çalışanlar…

Kendi çocuğunu kreşe veremezken, kreş yaşındaki çocuklara okulda göz kulak olanlar…

Sonra da kürsüye çıkıp diyorlar ki:

Öğretmenler, geleceğimizin mimarıdır.”

Mimar mıdır gerçekten?

Yoksa her yıl değişen müfredatın, her dönem değişen sınav sisteminin altında ezilen zorunlu işçi midir?

İmza karşılığında angaryaya koşulan, siyasi şovlara mecbur bırakılan, tören metninde “fikri hür” yazarken, fiiliyatta “düşünme, sorgulama” denilen kişi midir?

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’te, öğretmen; çocuklara sadece harf öğretmezdi, aynı zamanda başını dik tutmayı öğretirdi.

Bugün, başını dik tutmaya çalışan öğretmeni, “sosyal medyada paylaşım yaptı” diye soruşturan bir zihniyet var.

Oysa gerçek şu:

Ne kadar çok susturursanız susturun, bir ülkenin vicdanı en çok sınıfta konuşur.

Tahtaya yazılan her kelime, sıraların arasından yükselen her soru, bu ülkenin geleceğine yazılan gizli bir nottur.

24 Kasım…

Bazıları için sadece çiçek, çikolata, hazır mesaj günü.

Bizim için ise, Cumhuriyet’in çoban yıldızlarını hatırlama günü.

Köy enstitülü İsmail Hocaları…

Loş sınıflarda mum ışığında ders anlatan Ayten Öğretmenleri…

Sabah derse girip akşam evde terzilik yapan, taksiye çıkan, kuryelik yapan bugünün genç öğretmenlerini…

KPSS kitapçığının arasına hayallerini sıkıştıran atanamayanları…

Hepsi aynı gökyüzünün yıldızları.

Bu ülkede çok şeyin bayramı sahte.

Ama öğretmenin mücadelesi gerçek.

O yüzden bugün, içimden protokol cümleleri değil, sadece şu geçiyor:

Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e;

Köy Enstitülerinin isimsiz emekçilerine;

Depremde öğrencisinin üstüne kapanıp can verenlere;

Sınıfta özgürlük, adalet, eşitlik anlatmaya devam edenlere;

Atama beklerken yılmayanlara…

Hepsine mahcup bir teşekkür borcumuz var.

Biliyorum ki:

Bu memlekette hâlâ bir umut kırıntısı varsa, o da bir öğretmenin gözündeki ışıktır.

Çoban yıldızımız kararmasın…

Biz bu karanlıktan yine bir öğretmenin  t e b e ş ı r ı y l e çıkacağız!..

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X