HABERLE YORUM BİRBİRİNDEN AYRILMALI Vekalet yayını!..
**
“Hepimiz çizgiyi aştık” demek, kolay cümle değil.
Bir meslek için, hele “kamu yararı” iddiası taşıyan bir meslek için, ağır itiraf.
Hande Fırat’ın tespiti tam da buraya oturuyor: Türkiye’de gazeteci, giderek “gazeteci” olmaktan çıkıp siyasi aktör gibi konuşuyor; siyasetçi ise giderek “siyasetçi” olmaktan çıkıp ekrana uğramıyor.
Sonuç?
Siyasetin boşalttığı koltuğa gazeteci oturuyor.
Bu yeni düzenin adı: Vekâlet yayını.
Siyasetçinin söylemesi gerekeni gazeteci söylüyor.
Partinin savunması, “analiz” kılığında kuruluyor.
İktidarın argümanı, “kulisten bilgi” diye servis ediliyor.
Muhalefetin siniri, “haklı öfke” diye paketleniyor.
Kısacası:
Kürsü, stüdyoya taşındı.
Rozet, ekrana takıldı.
Mikrofon, taraf seçti.
Hande Fırat’ın altını çizdiği kritik nokta şu: ABD’de, Avrupa’da bir gazeteci “bir partinin sözcüsü gibi” konuşamaz; yorum yapar ama mesafesini korur.
Bizde ise bu sınırın “neredeyse tamamen silindiğini” söylüyor.
Asıl cümle bu.
Çünkü gazeteciliğin hammaddesi bilgi değildir sadece.
Gazeteciliğin asıl hammaddesi mesafedir.
Mesafe yoksa, haber “haber” olmaktan çıkar; tez olur.
Mesafe yoksa, soru “soru” olmaktan çıkar; savunma olur.
Mesafe yoksa, ekran “kamuoyu” olmaz; parti koridoru olur.
Ve o koridorda herkes birbirini tanır.
Kimin hangi programda “sert çıkacağını” da bilir.
Kimin hangi konuda “yumuşayacağını” da bilir.
Kimin “konuk” değil “ev sahibi” gibi davranacağını da bilir.
Bu yüzden Türkiye’de tartışma programı dediğin şey çoğu zaman tartışma değildir.
Paylaştırmadır.
Süre paylaştırılır.
Başlık paylaştırılır.
Söz hakkı paylaştırılır.
Öfke dozu paylaştırılır.
Hedef listesi paylaştırılır.
Sonra da ekrana “tarafsızlık” yazısı asılır.
Yersen.
Hande Fırat bir başka yerden daha yakalıyor meseleyi: AK Parti’nin ilk yıllarında lideri “ilgili muhabirler” izlerken, sonrasında “Ankara temsilcileri, genel yayın yönetmenleri, köşe yazarları” dönüştürülerek uçağa alınmış; son dönemde ise uçağa binenlerin “çeşitlendirildiğini”, ama seçilirken muhabirlik geçmişi, uluslararası zirve takibi, dış politika bilgisi gibi ölçütlerin gözden kaçtığını ifade ediyor.
Buradaki anahtar kelime “uçak” değil.
Anahtar kelime “seçim”.
Kim seçiyor?
Neye göre seçiyor?
Neden seçiyor?
Türkiye’de “uçağa binmek” bir ulaşım meselesi değil, konum meselesi haline geldiği anda; gazeteci, haberin peşinden giden kişi olmaktan çıkıp, haberin “yakınında duran” kişiye dönüşüyor.
Yakında durunca ne oluyor?
Soruyu sivriltmek zorlaşıyor.
Cümleyi keskinleştirmek pahalılaşıyor.
Yanlışa “yanlış” demek, bir sonraki bilete kalıyor.
Sonra ne oluyor?
Siyasetçi ekrana çıkmıyor. Çıkmıyor çünkü gerek yok.
Zaten onun yerine konuşanlar var.
Hande Fırat bunu da net söylüyor: Partisinin görüşünü anlatması gereken siyasetçiler ya çıkmıyor ya çağrılmıyor; onların yerine “vekalet yayınlarını” gazeteciler yapıyor.
İşte kapı tam burada kapanıyor.
Çünkü “vekalet” sadece ekranda kalmaz.
Vekalet, haberciliğe de sızar.
Haber dili değişir:
“İddia” artar,
“Belge” azalır.
“Duyum” artar,
“Kaynak” azalır.
“Öyle deniliyor” artar,
“Şöyle oldu” azalır.
Kavramlar şişer:
“Operasyon”,
“darbe”,
“ihanet”,
“beka”,
“yerli-milli”,
“dış güç”…
Herkes elindeki çekiçle stüdyoya girer; ekrandaki her şey çivi olur.
Bu düzen hem gazeteciliğe zarar veriyor, hem siyasete.
Gazeteciliğe zarar veriyor; çünkü toplum, gazeteciyi izleyen ve olanı aktaran gibi değil, oyuncu gibi görüyor.
Siyasete zarar veriyor; çünkü siyasetçi, hesabı bizzat vermek yerine, “ekrandaki sözcülerine” havale ediyor.
Böylece memlekette iki ayrı sınıf oluşuyor:
Sorumluluk almadan konuşanlar,
Konuşmadan sorumluluk almayanlar...
Arada izleyiciye ise bir şey kalıyor: Gürültü.
Peki çözüm?
Hande Fırat’ın çağrısı yerinde: “Tartışma programlarına artık işin gerçek sahipleri yani siyasiler çıksın.”
Evet, çıksınlar.
Ama tek başına yetmez.
Siyasetçi gelmiyorsa, program onun yokluğunda “temsil” üretmesin; boş koltuğu “gazeteci” doldurmasın.
Haberle yorumu ekranda, sayfada, manşette kalın çizgiyle ayırsınlar.
Haberin yoruma dönüşmüş hali okuru hem yönlendirmek, hem hadsizliktir.
Okur, gördüğünü yorumlama yetisine sahiptir.
Haberi yapan muhabir aynı zamanda köşe yazarı ise konuyu kendince yorumlayabilir ama yorumunu habere katamaz.
Ya da illakin yorum katacaksa haberin girişine bir “Yorum haber” ibaresi, durumu kurtaran bir sığınak ifadedir.
“Yorumcu” rolünü isteyen gazeteci, bunu açık kimlikle yapsın; habercilik iddiasıyla karıştırmasın.
Şeffaflık sağlansın: Davetler, seyahatler, organizasyonlar, erişim kanalları; hepsi kamuya açık ilkelerle yürüsün.
Editoryal bağımsızlık bir slogan değil, ölçülebilir bir süreç olsun: çıkar çatışmaları, yakın ilişkiler, düzenli “aynı merkez” temasları kurumsal güvenceyle yönetilsin.
Ve en önemlisi: Gazetecilik yeniden muhabirlikten yükselsin.
Masa başında siyasetçilik oynayarak değil; sahada veriyle, tanıkla, belgeyle.
Çünkü gazetecilik; alkış toplama sanatı değildir.
Gazetecilik; iktidarın yanında durma sanatı da değildir,
Muhalefetin yanında durma sanatı da değildir.
Gazetecilik; kamu adına mesafe koyma sanatıdır.
Mesafe kaybolunca, herkes birbirine benzer.
Stüdyo, parti binasına benzer.
Manşet, miting pankartına benzer.
Analiz, propaganda metnine benzer.
Hande Fırat’ın “çizgiyi aştık” çıkışı, aslında bir gazetecilik tartışması değil sadece.
Bu, memleketin akıl sağlığı tartışması.
Çünkü çizgi aşılınca geriye tek şey kalır:
Karşı kıyıya taşınmış bir gerçeklik.
Ve o gerçeklikte haber yoktur.
Sadece,"vekâlet" vardır!..
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Unutmadık unutturmayız 24 Ocak 2026 Cumartesi
- Aynı çağ, iki adam, iki ekim devrimi 23 Ocak 2026 Cuma
- Delikanlılık filtreyle ölçülmez!.. 22 Ocak 2026 Perşembe
- Suriye'de neler oluyor 21 Ocak 2026 Çarşamba
- Hrant, güvercinin kalbi 20 Ocak 2026 Salı
- İran!.. 19 Ocak 2026 Pazartesi
- Silivri'nin dili, şüphe!.. 17 Ocak 2026 Cumartesi
- İmamoğlu ve Diploma Davası!.. 16 Ocak 2026 Cuma
- Adalet ölürse!.. 15 Ocak 2026 Perşembe
- Korku düzeni: Filler ve insanlar! 14 Ocak 2026 Çarşamba