SİYASETİ AFİŞTE SLOGANDA BIRAKMADI Yankee Go Home
**
Bazı insanlar doğar, okur, büyür, bir diploma alır, bir koltuğa oturur, bir ömür boyunca “makul vatandaş” sayılırlar.
Bazı insanlar da doğar, okur, büyür, ama koltuğa değil, tarihin dikenli tarafına otururlar.
Sinan Cemgil onlardandı.
15 Kasım 1944’te İstanbul’da bir öğretmen evine, bir Cumhuriyet tartışmasının içine, bir aydın sorumluluğunun göbeğine doğdu.
Babası Adnan Cemgil.
Annesi Nazife Cemgil.
İkisi de öğretmen.
İkisi de memleket meselesini yalnızca coğrafya kitabında anlatmayan insanlardandı.
Çocuk Sinan, cezaevini de gördü.
Sürgünü de duydu.
“Komünistler Moskova’ya!” diye bağıranların sesini de işitti.
Memleketin garip kaderi, bazı çocuklar ninniyle büyür.
Bazıları mahkeme kararlarıyla.
Bazıları oyuncak trenle oynar.
Bazıları Kore’ye gönderilen askerlerin, Meclis kararı olmadan nasıl gönderildiğini soran babasının cezasıyla tanışır.
Sinan’ın çocukluğu, Türkiye’nin erken büyüttüğü çocukluklardandı.
Yıl 1964 ODTÜ Mimarlık Fakültesine girdi.
O dönemlerde üniversite yalnızca derslik değildi.
Kantin de siyasetti.
Amfi de siyasetti.
Yurt da siyasetti.
Koridor da siyasetti.
Dünya Vietnam’la yanıyordu.
Türkiye NATO’yla, Amerikan üsleriyle, yoksullukla, köylüyle, işçiyle, gençlikle, polisle, copla, mahkemeyle ve elbette büyük nutuklarla uğraşıyordu.
Sinan Cemgil de bütün bu gürültünün içinde sessiz kalmadı.
ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü’nün kuruluşunda vardı.
TİP’e üye oldu.
Dergi sattı.
Gözaltına alındı.
Boykotlarda vardı.
İşgallerde vardı.
Köylünün yanında vardı.
Elmalı’da hazine topraklarını işgal eden köylünün yanında durunca, parti merkezleri rahatsız oldu.
Çünkü Türkiye’de köylüyü sevmek serbesttir.
Köylünün yanında durmak tehlikelidir.
Köylü için şiir yazarsan alkışlanırsın.
Köylünün toprağını sorarsan “aşırı” olursun.
Sinan Cemgil’in meselesi tam da buydu.
Siyaseti afişte bırakmadı.
Sloganı duvara yazıp kaçmadı.
Memleketi teoriden ibaret görmedi.
Muş’a gitti.
Korkut’a gitti.
İlkokul yapmaya gitti.
Halk kültürüne baktı.
Türkü dinledi.
Çift Jandarma’yı duydu.
Onun kuşağı için devrim, yalnızca kitap sayfasında duran büyük harfli bir kelime değildi.
Çamurdu.
Yoksulluktu.
Köy yoluydu.
Karakol korkusuydu.
Tütün tarlasıydı.
Toprak meselesiydi.
Bir çocuğun okulsuz kalmasıydı.
Bir köylünün tapusuz kalmasıydı.
Bir işçinin sigortasız kalmasıydı.
Bir memleketin bağımsızlık iddiasıyla, Amerikan askerinin gölgesinde yaşamasıydı.
Amerikalı öğretim görevlisi soruyor:
“Yıllardır ODTÜ’de İngilizce eğitim görüyorsunuz. Nasıl İngilizce bilmezsiniz?”
Sinan cevap veriyor:
“Biz ODTÜ’de İngilizce üç kelime öğrendik: Yankee go home.”
Kısa.
Sert.
İronik.
Üç kelime.
Ama bazen üç kelime, üç ciltlik siyasi analizden daha fazla şey anlatır.
Çünkü mesele İngilizce bilip bilmemek değildi.
Mesele kimin diliyle, kimin aklıyla, kimin çıkarıyla yönetildiğindi.
Yıl 1968 gençlik ayağa kalktı.
Dünyada Paris vardı.
Vietnam vardı.
Latin Amerika vardı.
Türkiye’de ODTÜ vardı.
Sinan Cemgil, ODTÜ gençliğinin doğal önderlerinden biri oldu.
Hitabeti güçlüydü.
Seviliyordu.
Dinleniyordu.
Ama asıl önemlisi şuydu:
İnandığını yaşıyordu.
Bu ülkede en tehlikeli insan tipi budur.
İnandığını yaşayan insan.
Çünkü inanıyormuş gibi yapanla düzenin arası iyidir.
Meydanlarda bağırıp, akşam protokol masasına oturanla sorun yoktur.
Gençken devrimci, yaşlanınca holding danışmanı olanla sorun yoktur.
Sorun, inandığını sonuna kadar taşıyanladır.
Sinan onlardandı.
Komer’in arabasının yakılması, o kuşağın hafızasında yalnızca bir eylem değil, bir semboldü.
Vietnam’da kanın üzerinde yürüyen Amerikan siyasetinin Türkiye’de kırmızı halıyla karşılanmasına itirazdı.
Kaba bir öfke değildi yalnızca.
Bir tarihsel çelişkinin alev almış hâliydi.
Sonra Mustafa Taylan Özgür öldürüldü.
Sinan aranıyordu.
Ama çıktı.
Konuştu.
Matem tutmayacağız, dedi.
Mersiye düzmeyeceğiz, dedi.
Yılmıyoruz, korkmuyoruz, dedi.
Bugün bu sözlere bakınca, insan ister istemez duruyor.
Çünkü o cümlelerde yalnızca öfke yok.
Gençliğin acelesi var.
Tarihin üzerine yürüyebileceğine inanan insanların trajik cesareti var.
Bir kuşağın erken öleceğini sezdiği hâlde geri çekilmemesi var.
Eleştirmek, romantize etmek kolaydır.
Zor olan anlamaktır.
Sinan Cemgil’i anlamak için ne bir kahramanlık heykeline hapsetmek gerekir ne de resmi tarih soğukluğuyla “olay” diye geçmek.
Çünkü Sinan bir olay değildi.
Bir kuşağın sorusuydu.
Bu ülke gerçekten bağımsız mı?
Bu ülkenin köylüsü gerçekten yurttaş mı?
Bu ülkenin üniversitesi gerçekten özgür mü?
Bu ülkenin gençliği gerçekten söz sahibi mi?
Bu ülkenin aydını gerçekten aydın mı?
Sorular buydu, cevaplar sertti, zaman sertti, devlet sertti, sokak sertti, gençlik sertti.
Ve tarih, çoğu zaman en sert çocuklarını en erken alır.
12 Martta muhtıra yani askerî gölge geldi.
Tutuklamalar, aramalar, kaçışlar başladı.
Sinan Cemgil Ankara’yı terk etti.
Nurhak’a çıktı.
Dağa çıkan her insanın hikâyesi aynı değildir.
Kimi kaçmak, kimi saklanmak kimi saldırmak, kimi artık şehirde nefes alamadığı için.
Sinan ve arkadaşları için Nurhak, bir coğrafyadan çok bir kopuştu.
Üniversite kürsüsünden dağ yamacına uzanan bir çizgi.
Amfiden mağaraya, sloganlardan silaha, tartışmadan çatışmaya.
Zira gençliğin idealiyle, tarihin şiddeti arasındaki mesafe bazen bir adım kadardır.
O adım atıldığında, artık şiir de değişir,siyaset de değişir, hayat da değişir.
31 Mayıs 1971.
Nurhak.
Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan, Kadir Manga.
Kürecik Radar Üssü’ne yapılacak baskın öncesi ihbar.
Kuşatma.
Çatışma.
Ve ölüm.
Anlatılan odur ki Sinan, atış menzilinin dışına çıkmışken yaralı arkadaşı Alpaslan’ı kurtarmak için geri döner.
Sinan’ın son cümlesi de buydu: Arkadaşını bırakmamak.
Bazen bir insanın bütün ideolojisini anlamak için kitaplarına bakmaya gerek yoktur.
Son hareketine bakarsın.
Yeter.
Sonra annesi Nazife Cemgil gelir.
Ama yalnızca anne değil.
Bu ülkenin vicdanı gibi duran kadınlardan biri.
Oğlunun cenazesini almaya gider.
Çevresindeki kadınlara anlatır:
“Bunlar eşkıya değildi.”
Bu cümle, Türkiye siyasi tarihinin en ağır cümlelerinden biridir.
Çünkü bu ülkede öldürülenlerin ardından çoğu zaman önce adları değil, sıfatları dolaştırılır.
Eşkıya.
Terörist.
Vatan haini.
Macera peşinde koşan genç.
Kandırılmış çocuk.
Oysa anneler bilir.
Devlet dosya tutar.
Anne yüz tutar.
Devlet zabıt yazar.
Anne çocukluğunu hatırlar.
Devlet “etkisiz hale getirildi” der.
Anne “oğlum” der.
Babası Adnan Cemgil de köylülere konuşur.
Oğlunun hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını söyler.
En iyi okullarda okuduğunu söyler.
İsterse düzenin adamı olup iyi yaşayabileceğini söyler.
Ama sizin için öldü, der.
Bu sözün ağırlığı hâlâ yerindedir.
Çünkü Türkiye’de en anlaşılmayan şeylerden biri budur:
Rahat yaşayabilecek bir insan neden huzursuzluğu seçer?
İyi bir meslek sahibi olabilecekken neden bedel öder?
Kendi hayatını kurtarabilecekken neden başkasının derdine yanar?
Cevap basit değildir.
Ama şudur:
Bazı insanlar rahat yaşamayı değil, doğru bildiği şeyin yanında yaşamayı seçer.
Yanılmış olabilirler.
Eksik görmüş olabilirler.
Tarihin acımasız koridorlarında yanlış kapılardan geçmiş olabilirler.
Ama samimiyetleri, bu memleketin çürümüş ikiyüzlülüğünden daha temizdi.
Bugün Sinan Cemgil’e bakınca yalnızca bir gençlik önderi görmeyiz.
Bir dönemin vicdan haritasını görürüz.
Üniversitenin memleketten kopmadığı zamanı görürüz.
Aydının yalnızca panel salonunda değil, köy yolunda da sınandığı zamanı görürüz.
Gençliğin kariyer planı değil, memleket planı yaptığı zamanı görürüz.
Bugün üniversite öğrencisine “geleceğin ne?” diye soruyorlar.
O zaman “memleketin geleceği ne?” diye soruluyordu.
Bugün gençler yurt bulamıyor.
O gün gençler yurdun ne olduğunu tartışıyordu.
Bugün İngilizce CV yazmak makbul.
O gün İngilizce üç kelime yetiyordu:
Yankee go home...
Tarih böyledir.
Bir kuşağın sloganını, başka bir kuşak nostalji sanır.
Bir kuşağın bedelini, başka bir kuşak dipnot okur.
Bir kuşağın mezarını, başka bir kuşak fotoğraf diye paylaşır.
Oysa bazı isimler dipnota sığmaz.
Sinan Cemgil sığmaz.
Çünkü Sinan Cemgil, yalnızca 27 yaşında ölen bir devrimci değildir.
Bir ülkenin gençliğine sorduğu sorudur.
Bağımsızlık nedir?
Aydın olmak nedir?
Öğrenci olmak nedir?
Halk için yaşamak nedir?
Arkadaşını bırakmamak nedir?
Ve en acısı:
Bir memlekette güzel insanların ölmesi neden bu kadar kolaydır?
Sinan Cemgil’in hikâyesi, yalnızca geçmişe ait değildir.
Çünkü hâlâ gençler erken büyüyor.
Hâlâ anneler evlatlarının ardından konuşuyor.
Hâlâ babalar “hiçbir şeye ihtiyacı yoktu” diye açıklama yapmak zorunda kalıyor.
Hâlâ memlekette hak isteyenin siciline bakılıyor.
Hâlâ itiraz edenin önce niyeti sorgulanıyor.
Hâlâ en kolay şey, düşünen genci suçlamak,en zor şey, onu anlamak.
Sinan Cemgil’i sevmek zorunda değilsiniz.
Aynı fikirde olmak zorunda değilsiniz.
Aynı yolu doğru bulmak zorunda değilsiniz.
Ama şu sorudan kaçamazsınız:
Bu ülkenin en iyi okullarında okuyan, önünde rahat bir hayat duran, parlak zekâlı bir genç neden Nurhak’ta öldü?
Bu soruyu sormadan Sinan Cemgil anlatılamaz.
Bu soruyu sormadan 1968 anlatılamaz.
Bu soruyu sormadan Türkiye anlatılamaz.
Çünkü bazı ölümler ülkenin hafızasında sürer.
Sinan Cemgil de öyledir.
Bir fotoğraf değildir yalnızca.
Bir slogan değildir.
Bir romantik gençlik efsanesi değildir.
Bir dönemin kanlı, yaralı, inatçı ve güzel sorusudur.
Ve o soru hâlâ duruyor:
Bu ülke, kendi gençlerinden neden bu kadar korktu?
Anısına saygıyla...
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Sandık yoksa meşruiyet de yok 29 Mayıs 2026 Cuma
- Demokrasiyi gazla dağıtamazsınız 25 Mayıs 2026 Pazartesi
- Kumpasın Kasası, Rejimin Aynası 21 Mayıs 2026 Perşembe
- Kar Düzeni ve Susmayan Aileler 20 Mayıs 2026 Çarşamba
- 19 Mayıs: Bir Milletin Ayağa Kalkma Cümlesidir 19 Mayıs 2026 Salı
- Algının Saltanatı, İlkenin Cenazesi 18 Mayıs 2026 Pazartesi
- Belediyeye Çökme Rejimine Alışmayacağız 15 Mayıs 2026 Cuma
- Adaletin Susturulduğu Dava: Casusluk 14 Mayıs 2026 Perşembe
- Adalet En Çok İşçi Sınıfını İlgilendirir 13 Mayıs 2026 Çarşamba
- Affedilmeyen zafer 12 Mayıs 2026 Salı