KARNEDE NOTLAR KIRIK DÖKÜK Tek çıkış yolu yeniden kamusal eğitimdir
Eğitim-Sen Kocaeli 2 No’lu Şube’nin 2025-2026 eğitim öğretim yılına dair “karne” nitelikli raporu sistemin kendisi gibi; baştan aşağı kırık dökük. Çözüm ve çıkış yolunda tek seçenek olarak yeniden kamusal eğitim gösterildi
Sinan Kaya başkanlığındaki Eğitim – Sen Kocaeli 2 No’lu Şube, 26 Haziran Cuma (dün) günü itibariyle öğrenciler için sona eren eğitim öğretim dönemini “2025/’26 eğitim-öğretim yılı sonunda eğitimin durumu” adıyla rapora döktü. “Karne” nitelikli rapora göre, sistemin kendisi gibi; baştan aşağı kırık dökük. Çözüm ve çıkış yolunda tek seçenek olarak yeniden kamusal eğitim gösterildi
Sonuç bildirgesinde;
“2025/’26 eğitim-öğretim yılının sonunda ortaya çıkan tablo, eğitim sistemimizin yıllardır çözülmeyen ve giderek derinleşen yapısal sorunlarını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Eğitim politikalarının “piyasa” ve “din” merkezli olarak biçimlendirilmesi ve iktidarın siyasal-ideolojik hedeflerine göre biçimlendirilmesi hem öğrencilerin hem de eğitim emekçilerinin haklarını ve ihtiyaçlarını göz ardı eden bir anlayışın sonucudur. Öğrencilerin eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanamaması, bölgesel farklılıklar, eğitim emekçilerinin çalışma koşulları, öğrencilerin temel eğitim ihtiyaçlarının karşılanamaması bu dönemin en belirgin sorunları olarak öne çıkmıştır.
Türkiye, taraf olduğu Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne aykırı hareket etmekte, AİHM’in son olarak Anayasa Mahkemesi’nin zorunlu din dersleri ile ilgili verdiği kararlar açık biçimde ihlal edilmektedir. Eğitim sisteminin bütün kademelerinde pozitif bilimin tüm öğelerini içinde bulunduran, çağdaş ve bilimsel 9 ilkelere dayanan, gerçek bir laiklik anlayışı temelinde yükselen bir yapının oluşturulması ve bu anlamda öncelikler zorunlu din dersi uygulamasından derhal vazgeçilmelidir.
İktidar, yıllardır uyguladığı eğitim politikalarını “bütçe disiplini” ve “değerler eğitimi” söylemleriyle meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Ancak mevcut tablo, bu argümanların gerçekliği yansıtmadığını açıkça göstermektedir. “Bütçe disiplini” bahanesi, özel okullara aktarılan teşvikler ve MESEM eliyle işletmelere ucuz iş gücü sağlanması gibi uygulamalarla çelişmekte; aslında eğitime ayrılan kaynağın yeniden dağılımında adaletsiz bir tercihi gizlemektedir. Benzer şekilde, “değerler eğitimi” adı altında sunulan müfredat değişiklikleri ve ÇEDES gibi projeler, bilimsel ve laik eğitim anlayışını tasfiye ederek, toplumu tekçi bir inanç ve dünya görüşü etrafında şekillendirme amacı taşımaktadır. Eğitim Sen, bu söylemlerin ardına saklanan ideolojik ve piyasacı uygulamaları ifşa etmeyi sürdürecektir.
Tüm öğrenciler için eşit, parasız, nitelikli eğitim olanakları sağlamak devletin ve özelde Millî Eğitim Bakanlığı’nın sorumluluğundadır. Bilimsellik eğitimin olmazsa olmazıdır. Öğretim programında temel referansımız akıl ve bilim olmalı, protokoller eliyle eğitimin dinselleştirilmesi politikalarına son verilmelidir. Bilimin, sanatın, sporun iç içe olduğu, öğrencilerin ilgi ve yetenekleri doğrultusunda kendini özgürce ifade edebildiği laik ve bilimsel eğitim politikaları hayata geçirilmelidir.
Okulların eğitim kurumu olmaktan adım adım uzaklaştığı, öğrencilerin yarış atı gibi sınavdan sınava koştuğu, öğretmenlerin düşük ücretle, esnek, güvencesiz ve angarya çalışmaya zorlandığı, siyasal kadrolaşmanın zirve yaptığı, farklı dil ve kimliklerin dışlandığı, eğitimin zaten sorunlu olan niteliğinin daha da kötüleştiği bir eğitim sisteminin sağlıklı nesiller yetiştirmesi mümkün değildir.
Eğitim Sen, çocukların ve gençlerin eşit, özgür ve nitelikli bir eğitim alabilmesi; tüm ve eğitim emekçilerinin güvenceli, insanca koşullarda çalışabilmesi için mücadelesini sürdürecektir” denilen raporun diğer detayları şöyle:
2025-2026 eğitim-öğretim yılı, 26 Haziran Cuma günü çalan son zille birlikte yerini yaz tatiline bıraktı. Türkiye’de eğitim sistemi kronikleşen ve çözüm bekleyen köklü sorunların gölgesinde bir dönemi daha geride bırakmaktadır. Yüz binlerce adayın atama beklediği, mevcut öğretmenlerin ise ağır iş yükü ve derinleşen ekonomik sıkıntılar altında mesleklerini icra etmeye çalıştığı bu süreç; kalabalık sınıflar, yetersiz fiziki kapasite, personel eksikliği, temizlik ve hijyen krizleri gibi doğrudan okul koridorlarına yansıyan temel sorunlarla daha da ağırlaşmıştır.
Son yıllarda ivme kazanan piyasa merkezli ve laiklik karşıtı dönüşüm; eğitimi anayasal ve kamusal bir hak olmaktan hızla uzaklaştırmış; ticari kaygıları gözeten, tek din–tek mezhep referanslı ve merkeziyetçi bir yapıya büründürmüştür. Toplumsal eşitliğin ve kamusal yararın en önemli aracı olması gereken eğitim sisteminin, piyasa dinamiklerine ve siyasi iktidarın ideolojik yönelimlerine göre yeniden şekillendirilmesi; sadece okulları değil, öğrencileri, öğretmenleri ve nihayetinde toplumun tamamını etkileyen çok katmanlı ve derin bir tahribata yol açmaktadır.
EĞİTİMDE PİYASALAŞMA: VELİLER MÜŞTERİ OKULLAR İŞLETME
2025/26 eğitim öğretim yılı itibariyle Türkiye’de faaliyet gösteren özel okulların devlet okullarına oranı yüzde 24 seviyesine ulaşmıştır. Bu durum, her dört devlet okuluna karşılık en az bir özel okulun olduğunu, özel öğretimin artık istisnai bir alternatif olmaktan çıkarak sistemin ana taşıyıcı bileşenlerinden biri haline geldiğini göstermektedir. Mevcut durum, eğitim arzı dengesinin kamusal kontrol altından çıkarak kâr odaklı piyasa dinamiklerine endekslenmesi riskini de beraberinde getirmektedir. Eğitim sistemi içinde velilerin bağış, katılım payı, servis, yemek, kitap ve yardımcı materyal gibi kalemler adı altında sürekli artan bir mali yükümlülükle karşı karşıya bırakılması, eğitim hakkına erişimde sınıfsal ve ekonomik engeller ortaya çıkarmaktadır. Devlet okullarında yaşanan nitelik kaybının velileri özel okullara “mecbur” kılan yapısal bir itici güç haline gelmesi, anayasal bir hak olan parasız ve nitelikli eğitim ilkesinin pratikte nasıl tasfiye edildiğini göstermektedir.
EĞİTİMDE İSTİHDAM YAPISI VE DAĞILIMI
Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) bünyesinde toplam 1.130.021 personel görev yapmaktadır. Bu personelin büyük çoğunluğunu yüzde 93’lük bir oran ve 1.048.079 kişi ile Eğitim-Öğretim Hizmetleri oluşturmaktadır. MEB'deki diğer gruplar incelendiğinde; yüzde 3,7'lik bir paya sahip olan Genel İdari Hizmetler alanında 41.658 kişi, yüzde 2,6'lık bir paya sahip olan Yardımcı Hizmetler alanında 29.634 kişi ve Diğer (Teknik/Sağlık) kategorisinde ise 13.767 kişi yer almaktadır.
Sistemin ana gövdesini oluşturan 945.162 kadrolu öğretmen içinde kadınların oranı yüzde 59 (556.337 kişi), erkeklerin oranı ise yüzde 41 (388.825 kişi) olarak gerçekleşmiştir. Bu veri, kamusal eğitimde geleneksel istihdam rejiminin zaten baskın bir biçimde kadın öğretmenlerin ağırlıklı olduğu bir meslek yapısına dayanmaktadır.
Türkiye’deki eğitim emeğinin yapısal dönüşümünü ve kamusal alandaki güvencesizlik dalgası farklı istihdam biçimleriyle karşımıza çıkmaktadır. Geçtiğimiz yıllar içinde eğitim sisteminin ana taşıyıcısı olan öğretmenlik mesleği tek bir hukuki statüden çıkarılarak; hak, ücret ve güvence ekseninde dikey olarak bölünmüş ve daha esnek ve güvencesiz bir istihdam rejimi inşa edilmekte istenmiştir.
Ücretli öğretmenlik uygulaması kamusal bir hizmetin nasıl tamamen piyasa şartlarına göre ve asgari standartların bile altında yürütülebileceğinin en somut kanıtıdır. “Ders başı ücret”, “asgari ücret altı kazanç” ve “sıfır güvence” gibi tanımlamalar, bu gruptaki emeğin hukuken bir kamu personelinden ziyade, güvencesiz birer mevsimlik işçi statüsü olduğunu göstermektedir. Sayısal olarak sözleşmeli öğretmen sayısını bile geride bırakan bu devasa kitle, eğitimde maliyeti düşürme odaklı esnekleşmenin en somut göstergesidir.
Türkiye’de yıllardır çok ağır çalışma koşulları altında ve özveriyle görev yapan eğitim emekçilerinin yaşam koşulları giderek ağırlaşırken, boş kadro olmasına rağmen, uzunca bir süredir eğitim kurumlarına genel idari hizmetler, teknik personel ve yardımcı hizmetler sınıfında memur alımı yapılmamaktadır. Bu durum özellikle yardımcı hizmetli istihdamında “dışarıdan hizmet satın alma” yöntemi ile taşeron çalıştırma uygulamalarının artmasına neden olmuştur. Okullarda yardımcı hizmetlerin büyük bölümü İŞKUR’un 9 aylık sürelerle istihdam edilen Toplum Yararına Çalışma Programı (TYP) personeli ya da yine İŞKUR bünyesinde başlatılan İşgücü Uyum Programı (İUP) gibi geçici personel istihdamı üzerinden yapılmaktadır.
TÜRKİYE’DE ÖĞRENCİ BAŞINA YAPILAN EĞİTİM HARCAMALARI
Türkiye’de eğitim kademelerine göre öğrenci başına yapılan harcamalar OECD ortalamasının hala çok altında seyretmektedir. Türkiye’de eğitim kademelerine göre öğrenci başına yapılan harcamaların OECD 3 ortalaması ile karşılaştırmalı verileri kamusal eğitimde yaşanan erozyonu bütün boyutlarıyla gözler önüne sermektedir.
Türkiye’nin eğitim kademelerine göre öğrenci başına yaptığı harcama, OECD ortalamasının oldukça altındadır. Özellikle ilköğretim ve ortaöğretimde bu fark daha belirgindir. Bu rakamlar, Türkiye’nin eğitime daha fazla yatırım yapması gerektiğini ve harcamaların OECD ülkeleri seviyesine yükseltilmesi gerektiğini göstermektedir.
OKULLARDA YAŞANAN TEMİZLİK VE HİJYEN SORUNU
2025/’26 eğitim-öğretim yılında okullarda temizlik ve hijyen sorunları sürekli gündem olmuştur. Binlerce öğrencinin ve öğretmenin ortak kullanım alanı olan eğitim kurumlarında, temizlik iş gücünün yapısal olarak eksik planlanması, hijyen krizinin tesadüfi değil, sistemsel bir bütçe ve kadro tercihinin sonucu olduğunu belgelemektedir.
Eğitim hakkı, sadece bir dersliğe erişmekle sınırlı değildir; bu hakkın tam anlamıyla kullanılabilmesi, anayasal bir zorunluluk olarak sağlıklı, güvenli ve hijyenik bir okul ortamının devlet eliyle sağlanmasına bağlıdır. Fiziki altyapıdaki bu çürüme, eğitimin niteliğini doğrudan aşağı çekmektedir.
Her çocuğun hijyenik koşullarda eğitim alması için kadrolu ve güvenceli temizlik personeli istihdam edilmesi şarttır. Ayrıca, her öğrenciye bir öğün yemek ve temiz içme suyu sağlanması, kamusal eğitimin bir parçası olarak kabul edilmelidir. Bu, çocukların sadece bugünü değil, yarınını da güvence altına alacak önemli bir adım olacaktır.
OKULDA ŞİDDET VE SONUÇLARI
Okullarda son dönemde artış gösteren şiddet olayları, eğitim ortamının güvenliği konusunda toplumun her kesiminde derin endişeler yaratmaya başlamıştır. İstanbul’da öğretmen Fatma Nur Çelik’in hayatını kaybetmesi sonrasında, Şanlıurfa Siverek ve Kahramanmaraş’ta yaşanan silahlı saldırılar sonucunda yaşanan can kayıpları okulların güvenliğini acilen yeniden tartışmaya açmıştır.
Okullarda yaşanan şiddet olayları, bugün eğitim sisteminin en yakıcı ve çok boyutlu sorunlarından biri haline gelmiştir. Artık sadece akran zorbalığıyla sınırlı kalmayan bu şiddet sarmalı; öğretmene yönelik fiziksel saldırılardan, okul kapılarına dayanan dış müdahalelere kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkmaktadır. Eğitim ortamlarını güvenli bir liman olmaktan çıkaran bu durum, sadece bireylerin can güvenliğini tehdit etmekle kalmıyor; aynı zamanda öğrenme süreçlerini felç ederek eğitim kurumlarını bir gerilim alanına dönüştürmektedir.
Eğitim sisteminin yıllardır kanayan yarası olan 40-50 kişilik kalabalık sınıfların yarattığı gerginlik ve öğretmen-öğrenci bağının imkansızlığı, sınıf mevcutlarının azaltılmasıyla aşılabilir. Müfredat ise sadece akademik başarıya ve elemeye dayalı sınav stresine odaklanmamalıdır. Bunun yerine; öfke kontrolü, 4 çatışma çözümü ve akran zorbalığını önleyici pedagojik kazanımları içerecek şekilde, kültür, sanat ve spor etkinlikleri ile zenginleştirilerek yeniden yapılandırılmalıdır.
Okul güvenliği sadece polisiye tedbirlerle veya cezaların artırılmasıyla çözülebilecek bir asayiş meselesi değildir. Sadece polisiye tedbirlere ve cezalandırıcı mekanizmalara odaklanmak, şiddeti doğuran duygusal ve sosyal süreçleri yönetmek yerine baskılamak anlamına gelecektir. Bu yaklaşım, okulları öğrenciler için aynı zamanda önemli birer sosyalleşme alanı olmaktan çıkarıp, şiddeti tedavi etmeye çalışırken yabancılaşma ve adaletsizliği derinleştiren bir “hapishane modeline” dönüştürme riski taşımaktadır.
Bu nedenle okul güvenliğinin merkezine; öğrenciyi aile, okul ve toplum sarmalında bütüncül bir yaklaşımla ele alan Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik (PDR) hizmetleri ile Sosyal Hizmet birimleri yerleştirilmelidir. Rehberlik uzmanlarının sayısı sadece öğrenci mevcuduna göre değil; bölgedeki suç oranlarını, parçalanmış aile yapılarını, derinleşen yoksulluğu ve sosyo-ekonomik dezavantajları içeren kapsamlı “risk analizlerine” göre belirlenmelidir. Okulun iç dinamiklerini yöneten rehberlik servisi ile okulun dış dünyayla ve sosyal çevresiyle bağını kuran sosyal hizmet uzmanlarının koordineli çalışması önemlidir. Bu şekilde her okul, öğrenciyi yapısal risklere karşı koruma altına alan güçlü bir “pedagojik ve sosyal kalkan” haline getirilmelidir.
Toplumda giderek derinleşen çeteleşme ve mafyalaşma olguları, medyadaki şiddet içerikli yapımların denetimsiz artışıyla birleştiğinde, eğitim sisteminin inşa etmeye çalıştığı demokratik ve barışçıl okul iklimini doğrudan tehdit etmektedir. Bu durum, özellikle gelişim çağındaki çocukların izlediği dizilerdeki veya oynadığı oyunlardaki karakterlerle sağlıksız özdeşimler kurmasına yol açmakta, şiddeti bir “güç gösterisi” veya “sorun çözme yöntemi” olarak sunmaktadır.
Okullara polis veya özel güvenlik personeli görevlendirmek yerine; okulun idari dokusuyla uyumlu ve mutlaka pedagojik eğitim almış kadrolu yardımcı personel istihdam edilmelidir. Öğretmenin sistematik olarak değersizleştirildiği bir ortamda güvenliğin sağlanamayacağı açıktır. Eğitim emekçilerinin mesleki itibarı ve güvenliği, sistemin öncelikli hedefi haline getirilmelidir.
ÇOCUK YOKSULLUĞU VE OKULLARDA BESLENME SORUNU
Türkiye, çocuk yoksulluğu söz konusu olduğunda alarm veren bir noktadadır. OECD'nin son raporlarına göre Türkiye, çocuklar arasında yoksulluk oranının en yüksek olduğu ülkelerden biridir. OECD ortalaması yüzde 12-13 seviyelerindeyken, Türkiye'de bu oran yüzde 20’nin üzerine yerleşmiştir. Yani ülkemizde her 4- 5 çocuktan biri, ailesinin geliri nedeniyle temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumdadır.
Eğitim hakkı, çocukların beslenme durumundan bağımsız düşünülemez. Bu nedenle, devletin ayırdığı bütçenin sermaye sahiplerine teşvik olarak verilmesi yerine; her kademedeki öğrenciye, hiçbir ayrım gözetmeksizin “Okulda Bir Öğün Ücretsiz Sağlıklı Yemek ve Temiz Su” olarak sunulması hayati önemdedir. Yerel yönetimlerin okulda yemek konusundaki sınırlı çabaları önemli olsa da asıl yapılması gereken çözümün merkezi eğitim politikası haline getirilmesidir.
ÇOCUK İŞÇİLİĞİNİN MEŞRULAŞTIRILMASI VE MESEM UYGULAMASI
Türkiye’de çocuklar; uzun yıllardır sağlık, eğitim, güvenlik ve sosyal koruma alanlarında ciddi ihlallerle karşı karşıyadır. Çocuk yaşta zorla yaptırılan evlilikler, cinsel istismar ve çocuk işçiliği 2025/’26 eğitim öğretim yılında da devam etmiştir.
Türkiye’de geniş tanımlı olarak yaklaşık 2 milyonun üzerinde çocuk işçi bulunurken, son tamamlanan takvim yılı olan 2025’te en az 94 çocuk iş cinayetlerinde hayatını kaybetmiştir. 2026’nın ilk 6 ayında yaşamını yitiren çocuk işçi sayısı ise 23’tür.
MESEM uygulaması daha fazla can almadan derhal durdurulmalıdır. Mesleki eğitim, patronlara kaynak aktarımı değil; öğrencilerin bilimsel bilgi, çağdaş beceri ve özgür bireyler olarak yetişmesini sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmelidir. Çocukların ve gençlerin geleceğini karartan, eğitim hakkını yok eden ve emek sömürüsünü yaygınlaştıran bu uygulamaya karşı mücadele etmek, sadece eğitim emekçilerinin değil, tüm toplumun ortak sorumluluğudur.
OKULLARDA ÇEDES UYGULAMALARI
Türkiye’de siyasi iktidar eliyle eğitimin ve toplumsal yaşamın dini kurallara göre biçimlendirilmesine yönelik uygulamalar, eğitimin bütün kademelerinde ve toplumsal yaşamın her alanında karşımıza çıkmaktadır. Bugüne kadar Millî Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı, dini vakıf ve dernekler arasında çok sayıda iş birliği protokolü imzalandığı bilinmektedir. Geçtiğimiz yıllar içinde okullarda hayata geçirilen ortak projeler üzerinden eğitimi dinselleştirme süreci hızlanırken, doğrudan laik eğitimi ve laik yaşam tarzını hedef alan uygulamalar adım adım hayata geçirilmektedir.
Değişik din, mezhep, inanç ve dünya görüşünden insanların gerçek anlamda “eşit yurttaş” olarak kabul edilmesi, devletin bütün inançlara eşit mesafede ve tarafsız yaklaşmasına bağlıdır. Günlük yaşamın her alanında; okulda, üniversitede, işyerinde ve sokakta farklı kimlikler arasında ayrım yapılmaması anayasal bir zorunluluktur. ÇEDES projesi ve benzeri uygulamalar, bu yönüyle hem eşit yurttaşlık ilkesine hem de laik eğitim anlayışına temelden aykırıdır.
Bu nedenle, eğitim alanı ile inanç alanlarının birbirine karıştırılmasına yönelik her türlü politikadan vazgeçilmeli; ÇEDES ve benzeri uygulamalara derhal son verilerek okullarda dini kurumlarla yapılan tüm protokoller iptal edilmelidir. Çocuklarımızın ve öğrencilerimizin siyasi iktidarın ideolojik hedeflerine araç edilmesini reddediyoruz. Eğitimin geleceği, tarikat ve cemaatlerin uzantılarının değil; aklın, bilimin ve özgür düşüncenin rehberliğinde şekillenmelidir.
TÜRKİYE YÜZYILI MAARİF MODELİ: LAİK BİLİMSEL EĞİTİME KARŞI İDEOLOJİK KUŞATMA
Millî Eğitim Bakanlığı tarafından “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla geçtiğimiz eğitim öğretim yılından itibaren uygulanmaya başlayan yeni müfredat, eğitim bileşenlerinin, sendikaların ve bilim çevrelerinin görüşleri yok sayılarak hazırlanmış pedagojik bir yıkım projesidir. Bu model, eğitimin niteliğini yükseltmeyi değil, siyasi iktidarın “makbul vatandaş” hedefini hayata geçirecek ideolojik bir nesil yetiştirmeyi hedeflemektedir.
“Maarif Modeli”, öncelikle bilimi ve laik eğitim ilkesini açıkça hedef almaktadır. Eğitimin tüm kademelerine yayılan ve dini referanslarla örülen “değerler eğitimi” adı altındaki düzenlemeler, kamusal okulları tarikat ve cemaatlerin arka bahçesi haline getiren ÇEDES gibi projelerin müfredat haline getirilmiş halidir. Farklı inançlara, kimliklere ve yaşam biçimlerine yer vermeyen bu tek tipçi yapı, toplumsal çeşitliliği yok saymakta ve okullardaki kutuplaşmayı çocuk yaşlara indirmektedir.
Bu model, eğitimin piyasa merkezli dönüşümüyle de tam bir uyum içindedir. Müfredatın “beceri odaklı” olduğu iddiası, aslında öğrencileri erken yaşlarda sermayenin ihtiyaç duyduğu ucuz ve uysal iş gücü haline getirme stratejisidir. Sorgulamayan, hak aramayan, manevi değerler kılıfıyla sömürüye boyun eğen bir gençlik profili hem piyasanın hem de mevcut otoriter siyasetin ortak çıkarıdır. MESEM gibi uygulamalarla çocuk işçiliğinin yasallaştığı bir dönemde, bu müfredat bu yıkımın ideolojik kılıfıdır.
Eğitim Sen olarak her fırsatta altını çizdiğimiz üzere; öznesi olan eğitim emekçilerinin, hak sahibi olan öğrencinin ve sürecin paydaşı olan velinin iradesinin yok sayıldığı, kapalı kapılar ardında hazırlanan hiçbir programın demokratik bir meşruiyeti olamaz. “Maarif Modeli” adı altında topluma dayatılan bu müfredatın, liyakatsiz kadroların elinde eğitimi evrensel değerlerden kopararak, bir toplumsal mühendislik projesi olarak uygulanmasına yönelik itirazlarımız sürmektedir.
Eğitim, siyasi iktidarların kendi ideolojik ihtiyaçlarına göre şekillendireceği bir deneme tahtası değildir. Bilimsel gerçekleri müfredat dışına iten, laikliği bir engel olarak gören, anadilinde eğitim hakkını yok sayan, eğitimi piyasanın ucuz iş gücü beklentilerine göre dizayn eden bu anlayış; çocuklarımızın özgür düşünme ve sorgulama yetisini hedef almaktadır.
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, eğitimin kamusal bir hak olduğu gerçeğini reddeden, laikliği dışlayan ve bilimi araçsallaştıran siyasi bir metindir. Bizler; cemaatlerin değil kamunun, sermayenin değil halkın, dogmanın değil bilimin egemen olduğu bir eğitim sistemini savunmaya devam edeceğiz. Bu model geri çekilmeli; eğitim müfredatı tüm toplumun katılımıyla, laik, bilimsel ve demokratik bir zeminde yeniden hazırlanmalıdır. Eğitimde tasarruf değil, bilimsel ve laik gelecek için yatırım yapılmalıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı olan, dogmalarla örülmüş bir “model” değil; çocuğun üstün yararını merkezine alan, eşitlikçi ve özgürlükçü bir eğitim sistemidir. Bu müfredat derhal geri çekilmeli, eğitim emekçilerinin ve bilim çevrelerinin önerileriyle kolektif bir süreç başlatılmalıdır. Eğitim Sen, eğitimin tek tipçi ve otoriter bir yapıyla kuşatılmasına karşı; kamusal, bilimsel, laik, demokratik, cinsiyet eşitlikçi ve anadilinde eğitim mücadelesini kararlılıkla sürdürecektir.
EĞİTİM HAKKINA ERİŞİM VE ANADİLİNDE EĞİTİM HAKKI
Eğitim hakkı, sadece fiziksel olarak okul binalarına erişimle sınırlı teknik bir süreç değil; bireyin kendi kültürel varlığını, tarihsel köklerini ve anadilini eğitim sürecinin merkezine koyabilme hakkını ifade etmektedir. Sendikamızın sürekli olarak vurguladığı gibi, anadilinde eğitim pedagojik bir zorunluluk olduğu kadar, demokratik bir toplumun inşası için de en temel insan haklarından biridir.
Bilimsel, laik, kamusal ve cinsiyet eşitlikçi bir eğitim, ancak anadilinde eğitim hakkıyla bütünleştiğinde gerçek anlamda demokratik bir nitelik kazanacaktır. Bu mücadele, sadece bir sınıf içi faaliyet değil; eğitim ve bilim emekçilerinin, velilerin ve öğrencilerin ortaklaştığı, sokağın ve okulun bağını yeniden kuran örgütlü bir toplumsal direniş hattıdır. Eğitimi toplumu dönüştürme gücü olan bir özgürleşme pratiği olarak gördüğümüzde; karanlığın sınırlarını zorlamak ve eşit bir geleceği kurmak mümkün olacaktır.
ÖĞRETMEN AÇIKLARI VE ATAMASI YAPILMAYAN ÖĞRETMENLER
Türkiye’de eğitim sisteminin içine sürüklendiği yapısal krizin en görünür ve en sancılı halkasını, kronikleşmiş öğretmen açıkları ile sayıları her geçen yıl katlanarak artan ataması yapılmayan öğretmenler sorunu oluşturmaktadır. Bu sorun sadece bireysel bir istihdam sorunu değil; anayasal bir hak olan kamusal eğitimin niteliğini ve sürekliliğini temelinden sarsan sistematik bir hak gaspıdır. Eğitim, bir toplumun geleceğini inşa eden en temel kamusal hizmetken; öğretmensiz sınıflar ve sınıfsız bırakılan öğretmenler gerçeği, bu hizmetin piyasacı ve liyakatsiz politikalar eliyle nasıl tasfiye edildiğini gözler önüne sermektedir.
Okullardaki öğretmen ihtiyacı uzun süredir sorun olmayı sürdürmektedir. Emeklilikler, öğrenci nüfusu ve yeni açılan derslikler göz önüne alındığında, eğitim sisteminin sağlıklı bir işleyişe kavuşması için yapılması gereken atama sayıları, siyasi iktidarın “bütçe disiplini” bahanesinin çok ötesindedir. Bugün Türkiye’de on binlerce derslikte kadrolu bir öğretmen bulunmamakta, bu açıklar ise sömürü çarkının en vahşi dişlisi olan “ücretli öğretmenlik” sistemiyle kapatılmaya çalışılmaktadır
“Atanamayan” değil, bilinçli politikalarla “ataması yapılmayan” bu öğretmenler, mesleklerini icra edemedikleri için inşaatlarda, kurye hizmetlerinde veya özel öğretim kurslarında güvencesiz ve düşük ücretlerle çalışmaya zorlanmaktadır. Bu süreç, yalnızca bir mesleki kayıp anlamına gelmemekte; aynı zamanda ciddi bir beyin göçüne yol açmakta, daha da acısı, umutsuzluk sarmalına sürüklenen genç öğretmenlerin iş cinayetlerine kurban gitmesine ve bazı durumlarda yaşamlarına son vermesine neden olmaktadır. Gençlerin hayallerinin ve emeklerinin bu denli değersizleştirilmesi, bir ülkenin kendi geleceğini kendi elleriyle çürütmesidir.
Liyakati yok eden, siyasi sadakati esas alan mülakat sistemi derhal kaldırılmalı; atamalarda liyakat ve şeffaflık esas alınmalıdır. Ücretli veya sözleşmeli öğretmenlik gibi güvencesiz modeller son bulmalı; tüm öğretmenler “kadrolu ve güvenceli” istihdam edilmelidir. “Eşit işe eşit ücret ve eşit haklar” ilkesi her koşulda savunulmalıdır. Okullardaki gerçek personel ihtiyacı saptanmalı ve bütçeden eğitime ayrılan pay artırılarak tüm boş kadrolar ivedilikle doldurulmalıdır. İhtiyaçtan fazla mezun veren plansız eğitim fakültesi açma 7 politikasına son verilmeli, mezun olan her öğretmene istihdam garantisi sağlayacak bir planlama yapılmalıdır.
Okulların öğretmensiz, öğretmenlerin okulsuz kaldığı bir sistemde nitelikli eğitimden söz edilemez. Öğretmen ataması talebi, sadece bir grup öğretmenin iş bulma talebi değildir; bu talep, halkın çocuklarının bilimsel, laik, nitelikli ve kamusal eğitim alma hakkının savunulmasıdır. Sokaktaki, meydandaki ve sınıftaki mücadelemiz; öğretmenin onurunun korunduğu, hiçbir okulun öğretmensiz kalmadığı bir eğitim sistemini inşa edene dek sürecektir.
EKONOMİK DEĞERSİZLEŞME VE KARİYER BASAMAKLARI
Günümüzde farklı mesleklerden eğitim emekçilerinin karşı karşıya kaldığı ekonomik refah kaybı, mesleki itibarın sistematik olarak aşınmasını tetikleyen en temel ve en güçlü faktör haline gelmiştir. Hayata geçirilen mevcut ekonomi politikaları, öğretmenlik mesleğini toplumsal ve maddi açıdan değersizleştiren bir zemin hazırlamaktadır.
Bütün itirazlara rağmen hayata geçirilen Öğretmenlik Mesleği Kanunu (ÖMK) ve bu kanunla getirilen “kariyer basamakları” sistemi, eğitimdeki yapısal sorunları daha da derinleştirmiştir. Güncel veriler bu acı tabloyu açıkça ortaya koymaktadır: Sistemde görev yapan 1 milyon 34 bin öğretmenden sadece 315 bin 856’sı “uzman” (66.658 kişi) veya “başöğretmen” (249.198 kişi) unvanını alarak sağlanan kısmi ekonomik avantajlardan yararlanabilmektedir. Bu durum, eğitim ordusunun yaklaşık üçte ikisinin en temel evrensel hukuk ilkesi olan “eşit işe eşit ücret” hakkından tamamen mahrum bırakıldığı anlamına gelmektedir.
Eğitim sistemindeki bu çok boyutlu ayrışma ve hak kaybı sadece öğretmenlerle de sınırlı kalmamaktadır; idari memurlardan teknik personele, temizlik ve güvenlik çalışanlarına kadar sistemin yürütücüsü olan ancak emeği en çok görünmez kılınan tüm eğitim destek personeli de bu ekonomik güvencesizlikten ve itibarsızlaştırma politikalarından payını derinden almaktadır.
ÖĞRETMEN YETİŞTİRME SİSTEMİ VE MİLLİ EĞİTİM AKADEMİSİ
Millî Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenecek, “Milli Eğitim Akademisi Hazırlık Eğitimi Programı” kapsamında öğretmen adayları için eğitim ve uygulama merkezlerinde 13 Nisan 2026 tarihi itibarıyla da derslere başlamıştır. Öğretmen adaylarına yönelik Eğitim ve Uygulama Merkezleri: Ankara, İstanbul, Aksaray, Gaziantep, Erzurum, Sivas ve Kayseri illerinde kurulmuştur. (Ankara ve İstanbul’da birden fazla eğitim ve uygulama merkezi bulunmaktadır.)
Eğitim Sen olarak, Öğretmenlik Mesleği Kanunu hazırlık sürecinden itibaren uzun süredir yapmış olduğumuz itirazlara ve eleştirilerimize rağmen hayata geçirilen Milli Eğitim Akademisi modeli, öğretmenlik mesleğini itibarsızlaştıran, eğitim fakültesi mezunlarını yok sayan ve kamusal eğitimi tasfiye etmeyi hedefleyen bir yapıda karşımıza çıkmaktadır.
Eğitim fakültelerinin verdiği diplomayı fiilen yok sayan, liyakat yerine sadakati önceleyen ve öğretmen adaylarını sefalet ücretine mahkûm eden bu anlayış; yalnızca meslektaşlarımızın geleceğini değil, eğitim sisteminin geleceğini de karartacaktır.
Eğitim Sen olarak, eğitimin ticarileştirilmesine ve siyasi kadrolaşmanın bir aparatı haline getirilmesine karşı, öğretmenlik mesleğinin onurunu ve güvenceli çalışma hakkını her platformda savunmaya devam edeceğimiz bilinmelidir. Nitelikli eğitim ancak liyakatli, güvenceli ve mesleğini siyasi iktidardan bağımsız şekilde icra eden öğretmenlerle mümkündür.
EĞİTİM POLİTİKALARINDA SINIFSAL VE SİYASAL TERCİHLER BELİRLEYİCİDİR
Eğitim sistemleri, toplumsal yapılardan ve devlet mekanizmasını kontrol eden siyasi iradenin yönelimlerinden bağımsız, nötr alanlar değildir. Aksine, bir ülkedeki eğitim politikaları, iktidarın toplumu hangi ideolojik kalıba göre şekillendirmek istediğini ve ekonomik kaynakları hangi sınıfların lehine dağıtmayı seçtiğini gösteren en somut turnusol kağıdıdır. Bunun en çarpıcı kanıtı, Din Öğretimi Genel Müdürlüğü bütçesinin 2021 yılında 11,9 milyar TL iken, geometrik bir hızla büyüyerek 2025 yılında 109,8 milyar TL sınırına dayanmasıdır. 4 yılda yaşanan bu yaklaşık 9,2 katlık devasa artış, eğitim politikalarının baştan aşağı sınıfsal ve siyasal tercihlerle inşa edildiğinin somut örneğidir.
Çocukların okulda bir öğün ücretsiz yemek ve temiz su hakkı bütçe kısıtlamalarına takılırken, dini eğitime ayrılan bu kontrolsüz kaynak artışı; yoksul halk çocuklarının fiziki donanımdan yoksun devlet okullarına ve güvencesiz iş gücü piyasasına mahkûm edildiği, parası olanın ise nitelikli özel öğretim satın alabildiği mevcut koşullar, toplumdaki açık sınıfsal bölünmeyi derinleştirmektedir.
TEK ÇIKIŞ YOLU: YENİDEN KAMUSAL EĞİTİMDİR
Türkiye’de eğitim sistemi, kapitalist meta ekonomisinin ve siyasal muhafazakârlaşma tercihlerinin kıskacında iki keskin kutba bölünmüş durumdadır. Bu yapısal kriz, toplumu sermayenin satın alabildiği nitelikli eğitim ile yoksulların mahkûm edildiği ideolojik laboratuvarlar arasında sert bir yarılmaya zorlamaktadır.
Maddi gücü yeten azınlığın ulaştığı sermayenin eğitimi; fiziksel altyapısı tam özel kolejlerde, yabancı dil, eleştirel düşünce ve geniş sosyal imkanlarla sunulmakta ve bu yolun doğal sonucu olarak güvenceli bir geleceğe açılmaktadır. Buna karşın altyapısı yetersiz, kalabalık ve temizlik personeli dahi bulunmayan kamu okullarına sıkıştırılan yoksul kesim için eğitim, adeta bir ideolojik kuşatma alanına dönüştürülmüştür.
ÇEDES ve manevi danışmanlar eliyle yürütülen dini referanslı yoğun müfredat, bu çocukları MESEM uygulamaları üzerinden ucuz işçiliğe sürüklemekte ve sınıfsal yoksulluğun nesiller boyu tescillenmesine neden olmaktadır. Kapitalizmin metalaştırma hamleleri ile siyasal iktidarın muhafazakârlaştırma hedeflerinin birleştiği bu karanlık sentezi parçalamanın tek yolu ise kökten bir yeniden kamusal eğitim programını hayata geçirmektir.
Eğitim sistemini içinde bulunduğu çöküşten kurtarmanın ilk adımı, eğitimin niteliğini doğrudan belirleyen eğitim emekçilerinin tam güvenceli istihdamını sağlamaktır. Eğitimde hiyerarşi ve güvencesizlik yaratan ücretli ve sözleşmeli öğretmenlik gibi esnek çalışma biçimlerine derhal son verilmeli, mülakat gibi kayırmacı mekanizmalar elenerek herkese mülakatsız kadrolu atama imkânı sunulmalıdır. “Eşit işe eşit ücret ilkesi” rehberliğinde tüm eğitim çalışanları insanca yaşayabilecekleri ekonomik güvenceye kavuşturulmalıdır.
İkinci adım olarak, devletin bütçe kaynakları teşvikler ve muafiyetler yoluyla özel okul sahiplerine aktarılmak yerine doğrudan öğrenciye bütçe mantığıyla kamusal okullara aktarılmalıdır. Her devlet okulunda okulda bir öğün ücretsiz yemek ve temiz su uygulaması hayata geçirilerek çocukların en temel gelişimsel ihtiyaçları devlet güvencesine alınmalıdır.
Üçüncü olarak çocuk işçiliğini meşrulaştıran ve öğrencileri fabrikalarda ucuz iş gücü olarak sömüren MESEM uygulamaları derhal durdurulmalıdır. Mesleki eğitim, sanayinin ucuz işçi ihtiyacına göre değil, pedagojik ve bilimsel temellere dayandırılarak çocukların akademik ve insani gelişimi odağında yeniden yapılandırılmalıdır.
Son olarak, kamu okullarını bilimsel karakterinden uzaklaştıran ÇEDES ve tüm tarikat, cemaat veya vakıf protokolleri koşulsuz olarak iptal edilmelidir. Eğitim müfredatı dogmalardan arındırılarak laik ve bilimsel bir özle yeniden inşa edilmeli, okullarda eşit yurttaşlık ilkesi eksiksiz şekilde tesis edilmelidir. Türkiye'de eğitim hakkını paranın ve ideolojinin tahakkümünden kurtarmanın yegâne yolu, bu dört temel sütun üzerinden yükselecek güçlü bir kamusal eğitim politikasını hayata geçirmektir.”