Hacı Filik yazdı Aktaş vakası düşman ceza hukukunun örneği mi
Devlet; “Önce seni etkisiz hâle getirelim, suçlu olup olmadığına sonra bakarız.” diyemez. Çünkü beraat kararı bir veya iki yıl sonra geldiğinde kişinin kaybettiği zamanı geri veremezsiniz.
**
Konuk yazar: Hacı Filik
Zafer Partisi Çayırova İlçe Başkanı
Önce kavramı doğru yere oturtalım
“Düşman ceza hukuku” — Feindstrafrecht — Alman ceza hukukçusu Günther Jakobs’un literatüre taşıdığı tartışmalı bir kavramdır.
En yalın hâliyle mesele şudur:
Hukuk düzeni kişiye, “suç işlediği iddia edilen ve hakları bulunan bir vatandaş” olarak mı yaklaşmaktadır; yoksa henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet bulunmadan onu bertaraf edilmesi gereken bir tehlike olarak mı görmektedir?
Normal ceza hukukunda suç delille ispatlanır. Masumiyet karinesi esastır. Koruma tedbirleri cezalandırma amacı taşıyamaz. Tutuklama istisnadır. Ceza ise ancak yargılama sonucunda verilen mahkûmiyet hükmünün ardından gelir.
“Düşman ceza hukuku” tartışması ise tam tersine, devletin kişiyi fiilinden önce veya fiilinden bağımsız biçimde bir “tehdit” olarak tanımladığı; müdahaleyi öne çektiği ve muhakeme güvencelerinin aşınma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı noktada başlar.
Aziz İhsan Aktaş davasının bugün geldiği nokta bu kavram üzerinden tartışılmayı hak ediyor.
Çünkü ortaya son derece çarpıcı bir tablo çıktı:
Örgüt lideri denilen kişi örgüt kurmaktan beraat etti.
Örgüt üyesi olmakla suçlanan sanıklar örgüt suçundan beraat etti.
Ama yaklaşık bir buçuk yıl boyunca “örgüt soruşturması” üzerinden doğan hukuki, idari ve siyasi sonuçlar ortada kaldı.
Asıl tartışılması gereken yer burasıdır.
DAVANIN ADI BİLE BAŞLANGIÇTA BİR HÜKÜM KURDU
Soruşturmanın ilk operasyonu 13 Ocak 2025’te gerçekleştirildi.
Kamuoyu dosyayı uzun süre “Aziz İhsan Aktaş Suç Örgütü” adıyla takip etti.
Savcılığın temel iddialarından biri, Aktaş’ın bir suç örgütünün lideri olduğuydu. Aktaş tutuklandı; belediyelere yönelik operasyonların önemli bir bölümü de bu örgüt iddiasının oluşturduğu hukuki çerçeve içerisinde gelişti.
24 Ağustos 2026’ya geldiğimizde ise mahkeme başka bir sonuca ulaştı.
Aziz İhsan Aktaş hakkında örgüt kurma suçundan beraat kararı verildi.
Rıza Akpolat dahil örgüt üyeliğiyle suçlanan sanıklar yönünden de örgüt suçundan beraat hükümleri kuruldu.
Buradan yanlış bir sonuç çıkarmayalım.
Örgüt suçundan beraat edilmesi, dosyadaki bütün diğer suçların kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Bir kişi suç örgütü üyesi olmadan rüşvet alabilir.
Bir şirket suç örgütü oluşturmadan ihaleye fesat karıştırabilir.
Bir kamu görevlisi örgüt üyesi olmadan göreviyle bağlantılı başka bir suç işleyebilir.
Her suçlama kendi delilleri üzerinden değerlendirilmek zorundadır.
Ancak bugün başka bir soruyu sormak da hukuk devletinin gereğidir:
Mahkeme sonunda örgüt suçunun sabit olmadığı sonucuna ulaştıysa, soruşturmanın başındaki “örgüt” kabulü hangi tutuklamaların, koruma tedbirlerinin, görevden uzaklaştırmaların ve diğer hukuki sonuçların oluşmasında etkili oldu?
Bu sorunun cevabı verilmelidir.
BİR “ÖRGÜT LİDERİ”NİN DİKKAT ÇEKİCİ HUKUKİ YOLCULUĞU
ronolojiyi yan yana koyduğumuzda dosyanın en dikkat çekici taraflarından biri ortaya çıkıyor.
Ocak 2025: Aziz İhsan Aktaş, “örgüt lideri” olduğu iddiasıyla tutuklandı.
30 Nisan 2025: Etkin pişmanlık kapsamında ifade verdi.
11 Mayıs 2025: Yeniden ifade vererek anlatımını genişletti.
4 Haziran 2025: Etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmasının ardından ev hapsi şeklindeki adli kontrolle tahliye edildi.
22 Ağustos 2025: Ev hapsi kaldırıldı.
Aktaş’ın beyanları daha sonra başka belediye yöneticileri hakkındaki soruşturmaların önemli unsurlarından biri hâline geldi.
Ve bugün:
24 Ağustos 2026: Başlangıçta “örgütün lideri” olduğu iddia edilen Aziz İhsan Aktaş, örgüt kurma suçundan beraat etti.
Bu kronoloji tek başına hukuksuzluk kanıtı değildir.
Fakat ciddi bir hukuk sorusu doğurmaktadır:
Devletin başlangıçta dosyanın en tehlikeli kişisi olarak tanımladığı sanık, zaman içerisinde soruşturmanın en avantajlı konumlarından birine geçerken; onun beyanlarıyla suçlanan insanların özgürlüklerinin kısıtlanması hangi bağımsız maddi delillerle desteklendi?
Bence dosyanın hukuki düğüm noktalarından biri tam olarak budur.
ETKİN PİŞMANLIK SORUN DEĞİLDİR; NASIL KULLANILDIĞI ÖNEMLİDİR
Burada kavramları birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak başlı başına hukuka aykırı değildir.
Özellikle karmaşık suç ilişkilerinin ve örgütlü suçların ortaya çıkarılmasında fail veya şüpheli beyanlarının soruşturmaya katkı sağlaması mümkündür.
Problem başka yerde başlar.
Eğer sistem fiilen;
“İfade ver, başkalarını suçla, kendi özgürlüğünü kazan” algısını veya teşvikini doğuruyorsa, o zaman verilen beyanların güvenilirliği çok daha sıkı biçimde denetlenmelidir.
Çünkü kişinin kendi özgürlüğünü kazanmak için başkalarının aleyhine beyanda bulunma motivasyonu bulunabilir.
Bu nedenle etkin pişmanlık kapsamında verilen bir ifade tek başına yeterli görülmemelidir.
Sorulması gerekenler açıktır:
Banka hareketleri anlatımı doğruluyor mu?
Para teslimine ilişkin görüntü veya kayıt var mı?
HTS verileri anlatılan olay örgüsüyle gerçekten örtüşüyor mu?
İhale belgelerinde müdahaleyi gösteren somut iz bulunuyor mu?
Tanıkların anlatımları birbirinden bağımsız mı?
Dijital kayıtlar mevcut mu?
Beyanlar zaman içerisinde değişmiş mi?
Yeni ifadeler ile şüpheliye sağlanan hukuki avantajlar arasında zamansal bir ilişki bulunuyor mu?
Çünkü ceza muhakemesinde amaç yalnızca bir anlatı oluşturmak değildir.
O anlatıyı delille doğrulamaktır.
TUTUKLAMA CEZA DEĞİLDİR
Dosyanın en önemli tartışma alanlarından biri de tutuklamadır.
Ceza hukukunun temel ilkesi açıktır:
Tutuklama bir ceza değildir.
Tutuklama, muhakemenin sağlıklı yürütülmesini sağlamak amacıyla kullanılan geçici ve istisnai bir koruma tedbiridir.
Kuvvetli suç şüphesini gösteren somut olgular bulunmalı, kanunda öngörülen bir tutuklama nedeni mevcut olmalı ve tedbir ölçülü olmalıdır.
Daha hafif bir adli kontrol tedbiri yeterliyse kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılması son çare olmalıdır.
Aziz İhsan Aktaş dosyasına bu açıdan baktığımızda meselenin yalnız bireysel özgürlükle sınırlı olmadığı görülüyor.
Belediye başkanları tutuklandı.
Seçilmiş bazı belediye başkanları görevlerinden uzaklaştırıldı.
Belediye yönetimleri değişti.
Seçmenin sandıkta ortaya koyduğu iradenin fiilî sonuçları etkilendi.
İnsanlar aylar boyunca kamuoyunda bir “suç örgütü” dosyasının içerisinde anıldı.
Dolayısıyla koruma tedbirlerinin sonuçları yalnız sanıkların kişisel özgürlüğüne dokunmadı.
Siyasal temsil üzerinde de sonuç doğurdu.
Bu nedenle özellikle seçilmiş kişiler hakkındaki tutuklama tedbirlerinde yargının çok daha yüksek bir özen göstermesi gerekir.
DÜŞMAN CEZA HUKUKU TARTIŞMASI TAM BURADA BAŞLIYOR
Normal ceza hukukunun işleyişi kabaca şöyledir:
Fiil → delil → yargılama → hüküm → ceza.
Hukuk devleti bakımından tehlikeli olan ise bunun tersine dönmesidir:
Kişiyi tehdit olarak tanımla → özgürlüğünü kısıtla → kamusal veya siyasi etkisini ortadan kaldır → delilleri süreç içerisinde tamamla → nihai hükmü sonra ver.
ÖNEMLİ BİR KARŞI ARGÜMANI
GÖRMEZDEN GELEMEYİZ
Hukuki bir değerlendirme yapıyorsak dosyanın bize uymayan tarafını da yazmak zorundayız.
Mahkeme “örgüt suçu oluşmadı” derken bütün suçlamaların dayanaksız olduğuna karar vermedi.
Dosyada bazı sanıklar başka suçlardan mahkûm edildi.
Rıza Akpolat örgüt üyeliğinden beraat ederken rüşvet suçlarından hapis cezaları aldı.
Dolayısıyla;
“Örgüt suçundan beraat çıktı, demek ki bütün soruşturma baştan sona uydurmaydı.”
demek hukuken doğru değildir.
Böyle bir iddia, savunduğumuz hukuk devleti ilkesini de zayıflatır.
Suç varsa soruşturulmalıdır.
Delil varsa yargılanmalıdır.
Suç sabitse ceza verilmelidir.
Sanığın CHP’li, AK Partili, MHP’li, Zafer Partili veya başka bir siyasi görüşten olması hukuk açısından hiçbir şeyi değiştirmemelidir.
Hukukun zaten tam olarak bunu sağlaması gerekir.
ÇOK DAHA GÜÇLÜ BİR SORU VAR
Bugünkü kararın ardından sorulması gereken soru bana göre şudur:
Örgüt yoksa, örgüt soruşturmasının yarattığı olağanüstü sonuçların hesabı nasıl verilecek?
Hukuk devleti böyle çalışamaz.
Devlet;
“Önce seni etkisiz hâle getirelim, suçlu olup olmadığına sonra bakarız.”
diyemez.
Çünkü beraat kararı bir veya iki yıl sonra geldiğinde kişinin kaybettiği zamanı geri veremezsiniz.
Makamını geri verseniz bile kaybolan siyasi zamanı geri getiremezsiniz.
İtibarını tamamen eski hâline getiremeyebilirsiniz.
Seçmenin iradesi üzerinde ortaya çıkan sonuçları silemeyebilirsiniz.
İşte düşman ceza hukuku tartışmasının en tehlikeli tarafı burada ortaya çıkıyor:
Mahkûmiyet kararı verilmeden cezanın sonuçları fiilen doğmuş olabilir.
Kim ne kadar süre tutuklu kaldı?
İlk tutuklama kararlarında hangi somut deliller vardı?
Tutukluluğun devamı kararlarında yeni deliller ortaya konuldu mu, yoksa aynı gerekçeler tekrar mı edildi?
Etkin pişmanlık beyanlarının hangileri bağımsız maddi delillerle doğrulandı?
Aziz İhsan Aktaş’ın ilk anlatımıyla sonraki ifadeleri arasında ne değişti?
Her yeni anlatımın ardından hangi soruşturmalar veya operasyonlar gerçekleştirildi?
Aktaş hakkındaki özgürlük kısıtlamalarının hafiflemesiyle ifadelerinin genişlemesi arasında nasıl bir kronoloji bulunuyor?
Belediye başkanları hakkındaki suçlamalarda Aktaş’ın beyanları dışında hangi bağımsız maddi deliller vardı?
Ve belki de en önemlisi:
Mahkeme neden örgüt suçunun oluşmadığına karar verdi?
Bugün elimizde kısa karar ve açıklanan hükümler var.
Gerekçeli karar ortaya çıktığında örgüt suçundan beraatin hangi hukuki ve delil değerlendirmelerine dayandığını çok daha sağlıklı biçimde inceleyebileceğiz.
Dosyanın gerçek hukuki otopsisi o zaman yapılabilecek.
ÖRGÜT YOK SONUÇLARI VAR
Bugünkü bilgilerle Aziz İhsan Aktaş davası hakkında;
“Düşman ceza hukukunun eksiksiz biçimde vücut bulmuş hâlidir.”
demeyi hukuken fazla kesin buluyorum.
Çünkü dosyanın tamamı beraatle sonuçlanmış değildir ve örgüt suçundan bağımsız başka suçlardan mahkûmiyet hükümleri bulunmaktadır.
Fakat şunu söylemek için yeterince güçlü bir tablo vardır:
Aziz İhsan Aktaş dosyası, Türkiye’de ceza muhakemesinin suçun aydınlatılmasının ötesine geçerek kişileri daha haklarında kesin hüküm kurulmadan etkisizleştiren bir araca dönüşüp dönüşmediğinin incelenmesi gereken en önemli örneklerden biridir.
Bugün karşımızda ciddi bir paradoks duruyor:
Örgütün lideri yok.
Örgütün üyeleri yok.
Ama “örgüt soruşturmasının” yarattığı hukuki, idari ve siyasi sonuçlar var.
Asıl mesele budur.
Suç işleyen belediye başkanı varsa yargılansın.
Rüşvet aldıysa ve bu delille sabitse cezasını çeksin.
İhaleye fesat karıştırdıysa hukuk gereğini yapsın.
Kimsenin siyasi kimliği cezasızlık zırhı değildir.
Ama kimsenin siyasi kimliği de peşinen suçluluk gerekçesi olamaz.
Düşman ceza hukukuna karşı çıkmak suçluyu korumak değildir.
Tam tersine;
aynı fiile, aynı delile ve aynı hukuk kuralına iktidardaki için de muhalefetteki için de aynı şekilde yaklaşılmasını istemektir.
Çünkü hukuk devletinin gerçek sınavı, yalnız sevdiğimiz veya siyasi olarak yakın olduğumuz insanların hakkını savunduğumuz gün verilmez.
Gerçek sınav, siyasi olarak karşı olduğumuz insanların bile hukuk güvencesinden yararlanmasını savunabildiğimiz gün başlar.