Çok konuştuk ama yanlış şeyi konuştuk Gürültünün bittiği yerde sorular başlar
**
Türkiye aylardır Ekrem İmamoğlu davasını konuşuyor.
Ama galiba hep yanlış şeyi konuştuk.
Kimin daha çok bağırdığını konuştuk. Kimin daha kalabalık meydan topladığını, hangi televizyon kanalında kimin ne söylediğini konuştuk. "Darbe" dediler, "operasyon" dediler. "İddianame çöktü" dediler. "Tanıklar iftiracı, mahkemeye çıktığında hepsini perişan edecek" dediler.
Fakat kimse en basit soruyu sormadı:
Ya mahkeme salonunda sloganlar değil de insanlar konuşursa ne olacak?
İşte şimdi tam oradayız.
Çünkü mahkeme salonunun kötü bir huyu vardır: Alkıştan anlamaz. Hashtag okumaz. Miting meydanındaki kalabalığı saymaz. Anketlere bakmaz. Kimin Cumhurbaşkanı adayı olduğuyla zerre kadar ilgilenmez. Mahkemenin çok daha ilkel, çok daha acımasıza benzeyen ama asıl gerçeği arayan bir merakı vardır: Kim? Kime? Ne zaman? Nerede? Ne kadar? Karşılığında ne? Belgesi nerede?
Siyaset, bu soruların karşısına geçtiği anda bütün o süslü makyajını kaybeder.
MUSTAFA KELEŞ VE VİLLA İDDİASI
Mustafa Keleş kürsüye çıkıp konuşuyor. İmamoğlu'nun şantiyeye kaç kez geldiği tartışılıyor. İmamoğlu "Bir defa" diyor, Keleş ise net bir şekilde "Üç defa tek başına geldin" karşılığını veriyor.
Sonra çok daha ağırını söylüyor: İmamoğlu'nun kendisinden villa istediğini, hatta villanın başka bir kişinin üzerine tapulanmasını söylediğini iddia ediyor.
Durun. Tam burada durun. Çünkü burası siyasetin bittiği, mantığın başladığı yerdir.
Bir insan size mahkeme salonunda böyle bir suçlama yöneltiyorsa, önünüzde sadece iki ihtimal vardır: Ya doğru söylüyordur ya da korkunç bir iftira atıyordur. Üçüncüsü yok.
Eğer bu bir iftiraysa ne yaparsınız? Adamın üzerine sorularla yürürsünüz: Hangi villa? Hangi tarih? Hangi tapu? Kimin adına? Nerede istedim? Yanımızda kim vardı? Telefon kaydın, mesajın nerede? Getirsene tapuyu! İnsan böyle sert bir sorgu bekliyor.
Peki aktarılan diyalogda ne duyuyoruz?
"Seni Allah ıslah etsin."
Allah elbette hepimizi ıslah etsin, bunda şüphe yok. Ama mahkemelerin tapu müdürlüğü "Allah ıslah etsin" cümlesiyle çalışmıyor. Bir villa iddiasının karşılığı beddua değil, belgedir.
CEMAL ÜNEŞ VE 500 BİN LİRANIN SIRRI
Sonra Cemal Üneş geliyor. İmamoğlu ona "Cemal abi" diye hitap ediyor ve soruyor:
"Emin misin Cemal abi? Emin misin ben senden para istedim?"
Cemal Üneş'in cevabı net: "İstenin başkanım." Bir kez daha soruluyor, "Emin misin?" Cevap yine değişmiyor: "Eminim tabii." Ardından 500 bin liradan, Mehmet Çakılcıoğlu'na yönlendirildiğinden ve senetlerden bahsediyor.
Burada çok ince bir ayrıntı var. İmamoğlu'nun "Emin misin?" sorusu, hukuki bir sorgudan ziyade derin bir şaşkınlık cümlesi. Çünkü hukuk başka şey sorar:
O 500 bin lira nerede? Senet nerede? Kim düzenledi, kim tahsil etti? Para hangi hesaba girdi? Mehmet Çakılcıoğlu neden bu işin devresinde? Banka hareketi var mı?
Çünkü bir insanın "emin olması" tek başına yetmez; emin olduğu şeyi mahkeme önünde ispatlayabilmesi gerekir. Sorgunun bütün ağırlığı o belgelere yüklenmeliydi. Fakat konuşmanın sonunda duyduğumuz cümle yine aynı:
"Allah Allah. Vah ki ne vah, ne diyeyim sana?"
Asıl mesele de bu zaten. "Ne diyeyim sana?" değil; mahkemenin beklediği tek şey şudur: "Ne soracaksın ona?"
HAMİT DEMİR: 8 MİLYONLUK SESSİZLİK
Ve Hamit Demir... Dosyanın siyasi açıdan en düşündürücü anlarından biri.
Hamit Demir, Beylikdüzü'ndeki projesinin ruhsat sürecinde kendisinden 8 milyon TL rüşvet istendiğini iddia ediyor. Sekiz milyon. Üstelik sadece kuru bir rakam vermiyor; daire diyor, çek diyor, nakit diyor, ruhsat diyor. Ortaya net bir sebep-sonuç zinciri koyuyor.
İddia doğru mu? Bilmiyoruz, buna mahkeme karar verecek. Fakat böyle bir iddia karşısında masum bir insanın sorması gereken o doğal soruları düşünün:
Sekiz milyonu kime verdin? Hangi çek, hangi banka? Çekin numarası ne? Hangi daire, tapusu kime geçti? Nakit parayı alan kim? Ben sana ne zaman rüşvet istedim? Bağlantıyı göster!
On soru, yirmi soru, elli soru... İnsan böyle bir suçlamanın üzerine adeta bir yangın gibi gider. Çünkü eğer karşıdaki adam yalan söylüyorsa, hayatınızın en büyük fırsatı önünüzdedir: O yalanı mahkemenin ortasında darmadağın edersiniz.
Fakat görünen tabloya göre, Hamit Demir'e bu iddialarla ilgili nerdeyse soru dahi sorulmadı. İşte burası hukuken olmasa bile mantıken insanı rahatsız ediyor: Neden?
Hamit Demir'in iddiasının doğru olduğunu söylemiyorum. Ama başka bir şey söylüyorum: Sekiz milyon liralık bir rüşvet iddiasıyla yüz yüze kalan bir insan, neden o iddiayı sahibinin elinde parçalamak istemez? Cevap bekleyen asıl soru budur.
AZİZ İHSAN AKTAŞ VE BÜYÜYEN RAKAMLAR
Sonra Aziz İhsan Aktaş konuşuyor. Bu kez rakamlar daha da büyüyor: 5 milyon TL, 970 bin dolar, 84 milyon TL. Benzin istasyonu, Kilyos'taki otel, İETT hak edişleri... Ortaya büyük bir "sistem" iddiası konuluyor.
İnsanın zihnindeki sorgu makinesi kendiliğinden çalışıyor:
O, 5 milyon nerede? 970 bin dolar nereden çıktı, kim teslim aldı? Otelin kamera kayıtları var mı? Hak edişlerden kesinti yapıldı mı, yapıldıysa muhasebe kaydı nerede? 84 milyon nereye gitti ve bu para nasıl Ekrem İmamoğlu'na bağlanıyor?
Savunmanın tam olarak saldıracağı yer burasıdır. Çünkü iddia ne kadar büyükse, onu çürütme fırsatı da o kadar büyüktür. Fakat beklenen o büyük hesaplaşmayı ortada göremiyoruz.
Şunu çok net söylemek lazım: Susmak suçun ikrarı değildir.
Ama şu da bir gerçek: Susmak iddianın çürütülmesi de değildir.
Bütün mesele burada düğümleniyor.
MEYDANLARIN FATURASI VE HESAP SORMA SORUSUZLUĞU
Bu işte bir de madalyonun öteki yüzü var: Ya bu gürültünün, meydanları terör alanına çeviren, yakıp yıkan ve ülkeyi devasa zararlara uğratan gösterilerin faturası ne olacak? Eğer ortada atılan iddialar, iddianameler boş değilse; bu kargaşada kamuyu, esnafı ve ortak geleceğimizi ateşe atanlardan hiç hesap sorulmayacak mı?
Türkiye'nin en büyük açmazı tam da burada başlıyor. Siyasi gerilimlerin sokaklara taşındığı, meydanlarda kamu malının yakıldığı, esnafın camının çerçevesinin indirildiği o taşkınlıklar ne yazık ki genellikle siyasi birer manivela ya da tarafların birbirine karşı kozu olarak görülüyor. Kendi tarafının meydanlarda yarattığı tahribatı "haklı bir itiraz" ya da "demokratik hak" ambalajıyla savunanlar, rakip tarafın benzer eylemlerinde en ağır cezaların derhal kesilmesini istiyor.
Hukuk, kişiye ve tarafa göre esneyen bir lastik değildir. Eğer ortada bir suç, bir kamu zararı, yakılıp yıkılan şehirler ve sokaklar varsa; bunun hesabı siyasi aidiyetlere bakılmaksızın sorulmak zorundadır. Soruşturulması gereken hangi olay olursa olsun, hukukun süzgecinden geçmesi gereken şey gürültü ve sokaklardaki öfke dalgası değil, kanun önünde herkes için eşit uygulanan adalet mekanizmasıdır. Aksi takdirde, ne suçlu cezasını bulur ne de bu ülkenin sokaklarında kalıcı bir huzur tesis edilebilir.
HANİ İDDİANAME YALANDI?
Şimdi filmi biraz geri saralım. Türkiye haftalarca ne dinledi?
“Dosya boş.”
“İddianame tamamen siyasi.”
“Ortada hiçbir şey yok.”
“İtirafçılar yalan söylüyor, mahkemede hepsi çökecek.”
Peki, bugün ne konuşuyoruz? Mustafa Keleş'i, Cemal Üneş'i, Hamit Demir'i, Aziz İhsan Aktaş'ı konuşuyoruz. Villa iddiasını, 500 bin lirayı, 8 milyonluğu, 970 bin doları, senetleri, çekleri, daireleri konuşuyoruz.
Şimdi kimse bana bunların varlığının peşinen suç kanıtı olduğunu söylemesin; değildir. Ama kimse bunların "hiçbir şey" olduğunu da iddia edemez. Çünkü hukuk iki büyük haksızlığı aynı anda reddeder: İddia edildi diye insanı peşinen suçlu ilan etmeyi de... Siyasi kimliği var diye ortadaki ağır iddiaları çöpe atmayı da.
Asıl çökün şey iddianame mi, yoksa iddianameyi açıp okumadan kurulan o kusursuz masal mı?
GÜRÜLTÜ CEVABIN YERİNE GEÇEMEZ
Türkiye'nin en büyük siyasi hastalıklarından biri budur: Bir soru ne kadar rahatsız ediciyse, sesimizi o kadar çok yükseltiyoruz. Oysa ses yükseldikçe delil çoğalmaz.
Bir milyon kişi meydanlarda "iftira" diye bağırsa, gerçek bir dekontu sahte yapmaz. Bir milyon kişi "hırsız" diye bağırsa, masum bir insanı suçlu kılmaya yetmez. Gerçeğin demokrasi anlayışı yoktur; kalabalıklara bakmaz, alkış saymaz. Gerçek yalnızca gerçektir.
Bu nedenle, Ekrem İmamoğlu'nun peşinen suçlu olduğuna karar vermek ne kadar yanlışsa, ortaya dökülen her ifadeyi "siyasi dava" torbasına atıp okumadan çöpe göndermek de o kadar büyük bir yanılgıdır.
Mahkeme salonunda bazen en pahalı şey sessizliktir. Mustafa Keleş'e, Cemal Üneş'e, Hamit Demir'e, Aziz İhsan Aktaş'a sorulabilecek o kadar çok ağır soru vardı ki... Ve şimdi Türkiye yalnız onların söylediklerini değil, sorulmayan soruları da konuşuyor. Çünkü bazen bir davanın en önemli cümlesi söylenen değil, söylenmeyen cümledir.
Filmin sonunu gazeteciler yazmaz. Savcılar, iktidar, muhalefet ya da Ekrem İmamoğlu yazmaz. Filmin sonunu mahkeme yazar.
Belki Mustafa Keleş'in iddiaları tamamen çökecek. Belki Cemal Üneş'in anlattıkları delilleriyle çürütülecek. Belki Hamit Demir'in 8 milyonluk iddiasının bambaşka, masum bir açıklaması çıkacak ortaya. O zaman da aynı açıklıkla, "İddialar çöktü" diye yazmak gerekir.
Ama bugün itibarıyla çöken başka bir şey var: “Ortada hiçbir şey yok” cümlesi.
Artık ortada bir şeyler var. İnsanlar var, isimler var, rakamlar var, iddialar var, belgelerden söz ediliyor. Ve hepsinden önemlisi, cevap bekleyen devasa sorular var.
Şimdi Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir miting, yeni bir slogan ya da yeni bir kahramanlık hikâyesi değil. Türkiye'nin ihtiyacı sadece ve sadece cevap.
Çünkü Mustafa Keleş'e "Allah ıslah etsin" demek kolaydır. Cemal Üneş'e "Vah ki ne vah" demek işin en basit yanıdır.
Zor olan ve yapılması gereken şudur:
Hangi villa Mustafa?
Hangi 500 bin Cemal?
Hangi 8 milyon Hamit?
Hangi 970 bin dolar Aziz İhsan?
Belgesi nerede? Kim aldı, kim verdi, nereye gitti?
Gerçek dava tam da orada başlayacak.
Ve belki de yıllar sonra bu dönemi hatırlayanlar, meydanlardaki o gürültülü sloganları, ekranlardaki kavgaları hiç hatırlamayacak. Sadece o sessiz mahkeme salonunu hatırlayacaklar. Bir tarafta ağır iddialar, diğer tarafta cevap bekleyen sorular... ve tarihin kenarına düşülmüş çok ağır bir not:
"Bu kadar gürültü vardı; peki cevap neredeydi?"
Çünkü gürültü kalabalıkları kandırabilir, ama gerçeği asla ikna edemez
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- "Mesajcılar" neyi anlamıyor? 23 Ağustos 2026 Pazar
- Tahir Büyükakın: Yeraltı dünyasında büyük oynuyor 18 Ağustos 2026 Salı
- Siz ne izliyorsunuz. Biz ne izliyoruz 17 Ağustos 2026 Pazartesi
- Tezgâh aynı, vitrin değişiyor! 15 Ağustos 2026 Cumartesi
- Dünya kupası ligimizin yansıması 21 Haziran 2026 Pazar
- Sıra mantık devriminde 16 Haziran 2026 Salı
- Dik yamaçların soyulmuş emeği 31 Mayıs 2026 Pazar
- Türkiye’nin bıçak sırtı stratejisi 29 Mayıs 2026 Cuma
- Dondurucuya, tatile sığmayan gerçek bayram 26 Mayıs 2026 Salı
- Berat Albayrak’ın sessiz devrimi 20 Mayıs 2026 Çarşamba