Asker her darbede, Devletin bekası dedi
24 Mayıs 2026 19:02

1960. 1971. 1980. 1997 Asker her darbede, Devletin bekası dedi

Gebze Kent Politikaları Derneğinin darbeleri konu edindiği panelde Akademisyen Abidin Çevik ülkemizde askeri darbe ve muhtıraların temelinin Osmanlı’nın son yıllarında atıldığını; Cumhuriyet tarihindeki tüm dare ve muhtıraların askeri bildirilerinde hep, “Devletin bekası” dendiğini söyledi

Aktan Uslu Tüm haberleri

Kocaeli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden Öğretim Üyesi Dr.Abidin Çevik, 27 Mayıs 1960’dan bu yana darbe ve muhtıraları değerlendirdi. Gebze Kent Politikaları Üretim ve Geliştirme Derneği ile Makine Mühendisleri Odası Gebze İlçe Temsilciliği’nin Gebze Kültür Merkezi’nde düzenlediği “Türkiye’nin darbeler tarihi ve sonuçları” adlı, “Askeri müdahalelerden günümüze: Devlet, hukuk ve toplumun dönüşümü” konulu panelinde konuşan Çevik, CHP’ye ilişkin mutlak butlan kararına atıfla konuya, “Son 48 saati, içine uyandığımız şeyi de hesaba katarsak konuşmamı tarihsel perspektiften kısa tutacağım” diyerek girdi. Şöyle devam etti:

“Son 200 yıldır tuhaf bir çemberin içinde dönen bir toplumuz aslına bakarsanız. Benzer şeyleri yaşıyor, konuşuyoruz.

2001 yılında henüz akademiye geçmemişken genç bir öğretmen adayıydım. Daha doğrusu öğretmendim. Askerliğimi yedek subay öğretmen olarak Adıyaman'ın Besni İlçesi’ne bağlı Yeniköy’de yaptım. Karakoldaki asker yetkililer sık sık gelip giderlerdi. Tarihçi olmamdan dolayı da sohbet ederdik.

Karakol komutanı genç astsubay arkadaşımıza, bir asker olarak siyasete ilgisinin nereden geldiğini sordum. ‘Hocam, ülkeyi biz kurduk. Doğal olarak da ülkenin her şeyiyle de biz yakından ilgileniyoruz’ diye yanıtladı.

Bilindiği üzere ordu apayrı bir hiyerarşik yapı içinde. ‘Bir astsubay böyle düşünüyorsa acaba bir kurmay subay nasıl hissediyordur?’

Yanıtı aynı zamanda bizim asker-siyaset ilişkileri tarihimizin de özeti gibiydi. ‘Ülkeyi biz kurduk…’ Dolayısıyla da anne babanın çocuğun yaşı ne olursa olsun, üzerinde sürekli kontrol mekanizması kurması gibi bir durum.

Astsubay arkadaşımızın dile getirdiği düşünce çok yersiz değil aslında. Bizim 200 yıllık hikâyemiz biraz böyle. Asker - sivil, asker, -  demokrasi ilişki tarihimize baktığımızda bu düşüncenin ortaya çıkmış olması aslında tesadüf değil. Cumhuriyet tarihi ile de sınırlı değil.

Osmanlı tarihine de baktığımızda asker, devlet ilişkisinin çok iç içe olduğunu çok rahat görüyoruz. 1800'lerden itibaren Osmanlı modernleşmesiyle birlikte imparatorlukta asıl modernleşme adımları askeri alanla başlar.

Halk arasında şöyle bir tabir vardır: ‘Elinde çekiç olan her şeyi çivi olarak görür.’

Doğal olarak da imparatorluk yöneticileri savaş meydanlarında savaş kaybetmeye başladığı için sorunun asker kaynaklı olduğunu düşündüğünden ilk etapta buraya odaklanmıştır.

Cumhuriyete de bu kadrolar geçeceği için aslında birbiriyle çok iç içedir.

Bizde bir Harbiye, harp okulları diye bir kavram vardır. Harbiye dediğimiz mektepler ilk modernleşmenin yolunun açıldığı yerlerdir. 11-12 yaşından sonra çocuklar bu okullara gitmeye başlar ve bütün hayatları burada şekillenir. Askerlerin, Osmanlı'nın son 100 yılına siyasal hareket olarak da askerlerin damgasını vurmuş olması tesadüf değildir. Çünkü bu okullarda daha ileri düzey eğitim alan askerler; Batı'daki fikirleri öğrendi. Fransız Devrimi gibi dünyayı değiştiren devrimin ortaya çıkardığı yeni düşüncelerle; hürriyet, eşitlik, adalet, Anayasa gibi kavramlarla daha erken tanıştı.

Osmanlı'nın son döneminde, aydın sınıf dediğimizde ikili bir yapı vardır ama ağırlık askerlerdedir. Sivil ve askeri bürokrasi kavramı çok doğrudur ama askeri bürokrasi her zaman çok daha ağırlıklı bir yerde durur. İmparatorluğun sonuna doğru İttihatçılık meselesi de bu durumu çok daha somut bir hale getirir. Temel hedef imparatorluğu dağılmaktan kurtarmaktır ama orada bir asker ağırlıklı örgütlenme vardır. Nihayetinde başarılı da oldular. Osmanlı, 1908’de yeniden Meşrutiyete döndü ve asker sınıf, Devlet idaresinde çok daha etkin hale geldi.

1913 ilk kırılma noktasıdır. İmparatorluk, Balkan ‘bozgunu’nu yaşamıştır. Bir dönem imparatorluğun başkenti Edirne elden çıkmıştır ve bunun yarattığı ciddi bir travma vardır. Bu travma çoğunluğu asker olan İttihatçılar arasında büyük bir öfke yaratır. 1913 yılının ocak ayında bu öfke subaylar arasında fiili duruma dönüşür. (Sonradan paşa olan) Enver Bey, bir kısım silahşor ile Bâb-ı Âlî’de sadrazam makamı denen yeri basar. Bakan Nazım Bey, öldürülür. Sadrazam Kamil Paşa, istifaya zorlanır.

1913'teki bu baskın bizim Cumhuriyet tarihinde de konuştuğumuz ve konuşmaya devam edeceğimiz, askeri darbe geleneğimizin de temelinin atıldığı vakadır.

Cumhuriyet tarihindeki hiçbir askeri darbe, birbiriyle aynı değildir.

Askerler darbe yaparken temel dayanak, ‘Devletin bekası tehlikede, siviller bu işi iyi yapamıyor’ olmuştur. Her darbe bildirisinin bir yerinde mutlaka sivil siyasetin ülkeyi yönetemediği, o bakımdan askerin bu olaya el koyduğu yazılıdır. 1960 ve 1980 darbelerinde de, 1971 muhtırasında da, 28 Şubat postmodern darbesinde de böyledir. Buna benzer ifadeler vardır.

Mustafa Kemal ve Cumhuriyeti kuran kadrolar İttihatçılardan deneyimlidirler. Özellikle Mustafa Kemal, askerin sivil ve siyasetle ilişkilerinde İttihatçılardan kaynaklı sorun olduğunu bilir.

O bakımdan Milli Mücadele yıllarından itibaren Mustafa Kemal ve yakın ekibi, ‘Asker mi olacaksınız, siyaset mi yapacaksınız? Bu ikisi bir arada olmaz. Eğer siyaset yapacaksanız istifa edeceksiniz’ tavrı alır. Nihayetinde kendisi Erzurum Kongresi ile birlikte ordudaki bütün görevlerinden istifa eder. İstanbul Hükümetinin verdiği görevleri reddeder ve sivil hayatı tercih eder.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu kadrosuna baktığımızda da istisnalar dışında, tamamen asker. Hatta o istisnaların da bu istisnai hali problem ettiğine ilişkin epeyce de tanıklık ve tarihi kaynak vardır.

Üçüncü Cumhurbaşkanımız Celal Bayar, en popüler o kadro arasındaki sivildir ama sivil olmasını her zaman ‘aşağıda kalma’ unsuru olarak düşünür Sivil siyaset ama merkeziyetçi bir siyasi alan oluşturulur.”

Cumhuriyetin muazzam bir devrim olduğunu fakat -kendi koşulları içerisinde, bugünden bakıp değerlendirmek çok haksızlık olabilir-, çok partili hayat denemeleri yapmasına rağmen bunu şu veya bu nedenle beceremediğini kaydeden Çevik,

“Demokrasimizi 200 yıldır rayına oturtamıyor olmamızın iktisadi, sosyal pek çok nedeni vardır, kuşkusuz tek nedene bağlayamayız ama bu önemli bir gerekçedir.

1945'te İkinci Dünya Savaşı'nın bitmesi, 1946'da çok partili hayata geçmemiz Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yaşadığımız son 70 yılın hikâyesinin de başladığı yerdir. Soğuk Savaş döneminde Türkiye Cumhuriyeti'nin uluslararası anlamda siyasi tercihleri, 1950 sonrasında NATO'ya girmiş olması, konuştuğumuz ve yaşadığımız pek çok şeyin, hikâyesinin de temelinde yer alır.

1946 yılında İsmet Paşa, dünyadaki bu ruhu da okuyarak, çok partili siyasal hayata artık geçirmesi gerektiğini kabul eder. Demokrat Parti, 1946’da geniş yelpazeden, farklı siyasal kanatlardan, sosyalist çevrelerden bile destek alarak iktidara gelir.

İsmet Paşa, 1950 seçimlerini siyaseten en büyük yenilgisi, aynı zamanda çok partili döneme geçişten ötürü en büyük siyasi zaferi olarak tanımlar. Türkiye’nin demokrasisi için önemli bir iş yaptıklarını söyler” dedi.

Demokrat Partinin dört yıl süreli ilk dört yılında işlerin yolunda gittiğini, 1954’te çok yüksek oranla yine iktidarı sürdüğünü ama 1954 sonrası başka bir şeye dönüştüğünü kaydeden Çevik, “Ekonominin bozulması, üniversitelerle ve ordu ile arasındaki gerilim,  sonrasında, Türkiye bir yeni türbülansa girer ve 1960 darbesi bunun üstüne gelir.

1960 ile 1980 darbeleri kıyaslandığında, 1960’taki generali olmayan darbedir. Sağ partiler tarafından solla çok özdeşleştirilir ama dönemin bildirisi, Türkiye'nin milliyetçi siyasetinin sembol ismi Albay Alparslan Türkeş tarafından okunmuştur” diye konuştu.

1960 ve 1980 sonrası Anayasaları karşılaştıran Çevik şöyle devam etti;

“1961 Anayasası için mükemmel diyemesek bile Anayasalarımız içerisindeki en demokratik, en katılımcı olanıdır. Türkiye'nin demokrasi tarihine hep olumlu ifade ettiğimiz pek çok hareket 61 Anayasası sonrasında ortaya çıkar. Fakat aynı Anayasa, Milli Güvenlik Kurulu dediğimiz askerlerin yine etkin oldukları bir şeyin önünü de açar. Yani bir tarafta sendikal haklar, üniversite özerkliği açısından gayet demokratik, sivil toplumu önceleyen, insanı öne koyan bir Anayasa hazırlanırken bir diğer tarafta MGK oluşumu yeni bir gerilim hattı da yaratır.

Avrupa’daki sol rüzgârdan da etkilenen 1968 kuşağının, gençlerin, üniversite gençlerinin, diğer taraftan işçi sendikalarının, emek örgütlerinin ağırlığını koydukları bir dönem yaşanır. Ve o günkü karar vericilerin bunu risk olarak görmesiyle 12 Mart 1971’de fiilen yönetime el konulmaz ama muhtıra, yani ihtar verilir.

1960 ihtilalinden sonraki, yargılamalar ile Başbakan Menderes ve iki bakan idam edilmişti. 12 Mart sonrasında da Türkiye'nin sol, sosyalist toplum kesimleri için bir travmaya dönüşür. Menderes ve arkadaşlarının idamı, sağ siyaset için mit olmuştu. 12 Mart sonrası Deniz Gezmiş ve iki arkadaşının idamı da bir başka sembolik şeye dönüştü.

12 Mart’ın ardından bir ara dönem sonrasında Türkiye'deki şiddet artarak devam etti. Şiddetin hem siyasal boyutları var. Diğer taraftan iktisadi düzenin değişme planları var.

Türkiye'nin 1945 sonrasında dâhil olduğu uluslararası sistem, Türkiye'ye yeni bir şey dayatıyordu.

12 Eylül sadece bir askeri darbe değildi. Türkiye 12 Eylül darbesinden sonra sadece siyasal bir dönüşüm yaşamadı. Daha önemlisi, iktisadi bir dönüşüm yaşadı.”

Öğretim Üyesi Dr.Abidin Çevik’e konuşmasının ve soruları cevaplamasının ardından günün anısına onurluğu Gebze Sendikalar Birliği sözcüsü ve BMİS Gebze 2 No’lu Şube Başkanı Necmettin Aydın tarafından takdim edildi.

 

Habere ait diğer görseller

Güncelleme: 24 Mayıs 2026 19:05
BENZER HABERLER
X