15 TEMMUZ GÜÇ ÇATIŞMASIDIR Darbe 2010'da, 20 Temmuz 2016'da ve 2017’de yapıldı
YARSAV Kurucu Başkanı Eminağaoğlu, 15 Temmuz’un darbe değil Devletçe hangi şeriatçı kadronun egemen olacağına dair güç çatışması olduğunu söyledi. 2010 ve 2017’de yargı marifetiyle darbe yapıldığını, CHP’ye operasyonların emperyalizmin BOP projesi için olduğunu söyledi
Yargılar ve Savcılar Birliği - YARSAV Kurucu Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, 27 Mayıs 1960’dan bu yana darbe ve muhtıraları değerlendirdi. Gebze Kent Politikaları Üretim ve Geliştirme Derneği ile Makine Mühendisleri Odası Gebze İlçe Temsilciliği’nin Gebze Kültür Merkezi’nde düzenlediği “Türkiye’nin darbeler tarihi ve sonuçları” adlı, “Askeri müdahalelerden günümüze: Devlet, hukuk ve toplumun dönüşümü” konulu panelinde konuşan Eminağaoğlu üzerindeki sis perdesi hala kaldırılmayan 15 Temmuz 2016’daki FETÖ’nün darbe girişimine dair;
“15 Temmuz 2016 karşılıklı güç çatışmasıdır, darbe değildir.
15 Temmuz; Yargıtay ve Danıştay’da FETÖ’cü kadro mu, AKP’ci kadro mu olacak çatışmasının ortaya çıktığı, MİT Müsteşarı’nın sorguya çağrıldığı, 25 Aralık’ta yolsuzlukların ayyuka çıkarılıp soruşturulamadığı, her geçen gün çatışma zirveye çıkarken devlete hangi şeriatçı, hangi gerici kadronun sahip çıkacağı vakasıdır. 15 Temmuz olayı budur” dedi.
15 Temmuz’a dair soruşturmaların hukuken irdelediği bir konu olduğunu kaydeden Eminağaoğlu,”Halka yanıltıcı bir algı yönetimi ile çok geniş kapsamlı bir soruşturma olarak sunulmuştur. Türkiye’de bu soruşturmanın etkisi altında bırakılmayan il ve ilçe kalmamıştır. Muhafazakâr kesim alınmıştır. Topluma yönelik olarak, ‘Bakın biz bunları soruşturuyoruz’ diye FETÖ’den çok alt düzeydeki kadrolar soruşturulmuştur. Gerçek üst düzey kadro soruşturulmamıştır” diye konuştu.
Karşı konulamayan 2017 Anayasa değişikliğinde Yenikapı süreçleri ile toplum desteğinin sağlandığını, önünün açıldığını kaydeden Eminağaoğlu, “12 Eylül rejiminin ülkeyi kendine göre yasalarla biçimlendirdiği gibi 2016'dan sonra Türkiye’de değiştirilmeyen hiçbir yasa kalmamıştır.
2017’deki Anayasa değişikliğinde sıkıyönetim, olağanüstü hal kaldırılsa bile o mantık ve o anlayışın bütün yasalarla sonsuza kadar yaratıldığı, yaşatıldığı bir Türkiye modeli yaratılmıştır.
Yani 15 Temmuz sonrası 20 Temmuz’da başlayan AKP darbesi kalıcılaştırılmıştır. Şimdi 2017'den sonra kalan bölümlerini Anayasaya taşımak isteyen bir anlayış var.
Çünkü Ortadoğu’da yürüyecek politikalar var. Enerji kaynaklarına sahip olmak isteyen, olabildiğince parçalanmış yönetim modelleriyle yürütülmek istenen bir emperyalist plan, program var. Türkiye’de, o plan ve programı cemaatler üzerinden uygulayacak bir iktidar var” diye konuştu.
Böyle bir iktidarın sürmesi için karşısında güçlü bir muhalefetin olmamasının amaçlandığını öne süren Eminağaoğlu, “Sürekli operasyonlar uygulanan bir ana muhalefet partisi var.
Türkiye’de halkın iradesi öne çıktıkça hukukla, demokrasiyle ilgili çatışmaların yargı üzerinden meşru gibi sunulduğu, gösterildiği bir dönemdeyiz” dedi.
“Burada ana muhalefetle ilgili konu çok önemli. Bu sistemin ve Orta Doğu modelinin yürüyebilmesi için iktidarın önünün açık olması lazım. CHP’nin yaşadığı konuları sadece parti içi çekişme ve hukuk sorunları olarak yorumlamayalım.
Kimse hukuk sorunları var veya yok demiyor. Ayrı konular.
Ama siyasi iktidarın net olarak, -Ortadoğu’da emperyalizm tarafından- uygulanacak politikayı uygulayacak bir iktidar olarak varlığını sürdürmesi gerekiyor. Ona karşı koyacak, karşısında duracak bir yapının iktidara gelmemesi gerekiyor. Halkın desteğini elinde tutan bir rakip partinin olmaması gerekiyor. Bölünmüş, parçalanmış, bir araya gelemeyen partilerin olması gerekiyor.
Cumhurbaşkanı aday adayı olarak karşısında duran en güçlü kişi, silah haline getirilmiş yargı organı eliyle devre dışı bırakıldı. Şimdi bir benzeri, o partinin genel başkanı devre dışı bırakılıyor. Bu kişilerin kim olduğu önemli değil. Müdahaleler, o partiyi devleti yönetemeyecek bir parti haline getirmek ve o partiye olan desteğin yok edilmesi için. Sistemi ve süreci meşru göstermek için de, 2010’da ‘Ölüler kaldırılıp oy kullandırılan’ bir Anayasa modeli var” dedi.
Türkiye’de bilinen son askeri darbenin 12 Eylül 1980 olduğunu ancak 2010 ve 2017’deki Anayasa değişikliklerinin de yargı eliyle yapılan darbeler olduğunu öne süren Eminağaoğlu şunları kaydetti:
“Darbeler sadece askerler ve kamu gücü üzerinden gerçekleşmiyor. Hukuk devletinin güvencelerini, etkinliğini sağlamadığınız; varlığı ve yokluğunu sorguladığınız, yargı bağımsızlığının olmadığı gerçek anlamda bizim gibi ülkelerde darbeler yargı organları üzerinden oluyor. Topla, tankla, tüfekle askeri darbe dönemi, kapandı artık. Darbeler araçsallaştırmanın da ötesine geçilen, silah haline getirilmiş yargı organları üzerinden yapılıyor. Çünkü yargı organlarının kararlarını denetleyebilecek başka bir yapı, yargı organı yok.
Askeri darbe dönemlerinde yine o yapı yargıyı da kendine göre biçimlendirdiği için o askeri darbe Türkiye’de hiçbir zaman yargı organları tarafından denetlenmemiştir. O dönemlerde yargı tam aksine darbelerin önünü açmış, darbecilere hiçbir sınır tanımadan ‘Buyurun yönetimlerinizi sürdürün’ demiştir. Şimdi silah halinde çıkarılan yasaları ve bunu kullanan yargıyı da görüyoruz. Günümüzde, daha farklı bir dönem, daha farklı bir tablo içerisindeyiz.
Türkiye’de darbeler tarihini konuşurken, Amerika’daki 11 Eylül saldırısından sonra Ortadoğu’daki darbeleri göz ardı etmemeli. Afganistan’da başlayan, Irak’ta devam eden Mısır’da, Suriye’de, Libya’da yani Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da uygulanan bir süreç var. Hepsinin yönetim modeline müdahale edildi ve değiştirildi. Bu gücün arkasında bir emperyalizmin olduğunu tartışmasız görüyoruz.
Türkiye’de de bu net olarak 12 Eylül’de, ‘Bizim çocuklar’ denilen bir süreçle başladı ve buraya kadar taşındı. Ama artık öyle bir döneme girildi ki darbeler askerler üzerinden değil meşru gösterilecek bir süreçle, darbeler hukuk üzerinden yapılıyor. Türkiye’de darbeler hala devam ediyor. 12 Eylül ile bitmiş bir darbe sürecimiz yok.
Halkın egemenlik yetkisini kullanan yasama, yürütme ve yargı organlarıdır. Egemenlik yetkisinin halktan bertaraf edilip bir güce ve kişiye verilmesi, ancak darbeyle yapılabilir.
Türkiye’de 2010’daki Anayasa değişikliğinde Anayasa Mahkemesi, devre dışı bırakıldı. O dönemki adı Yüksek Hâkimler Kurulu, bu dönemki adı Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu devre dışı bırakıldı. Bunlar hukuk devletini hukukun üstünlüğünü iktidara rağmen koruyacak organlar. İktidar ne derse o şekilde hareket eden kurumlar haline getirildi.
2017’de çıkartılan Anayasa değişikliğinde de TBMM’nin, iktidar partisini denetleyebileceği bütün mekanizmaların devre dışı bırakıldığını görüyoruz. Meclisteki yasaların halkın ihtiyaçlarına göre değil iktidar partisinin tamamen isteklerine göre çıkarıldığını görüyoruz.
Mecliste halkın egemenliği yok. Seçim demokratik bir ortamda yapılmadığından iktidar partisinin kendisini her seçimde taşıyacak yöntemlerle sandıktan çıktığını, halkın gerçek anlamda kendisini temsil ettiremediği, tamamen iktidar partisinin kontrolünde bir yasama organını görüyoruz.
Halk adına egemenlik yetkisi kullanmaktan uzaklaşmış, evrensel hukuk gereklerine göre hareket etmekten çıkartılmış, silah haline dönüştürülmüş bir yargı organı. İktidarın karşısındaki aydınları, basını, ana muhalefeti ve her muhalifi tamamen biçimlendiren veya tamamen susturan, iktidara rakip bırakmayan bir yapı.
Yürütme tüm yetkiyi tek kişiye vermiş. O tek kişide parti başkanı yapıldığından Devletin bütün olanaklarının halkın değil o siyasi partinin iktidarda kalabilmesi adına, o siyasi partinin istediği şekilde kullanıldığını görüyoruz.
Yani halkın egemenliği ne yasama, ne yürütmede, ne yargıda var.
Erkler ayrılığının gerçekte olmadığı, 2010 ve 2017’nin gerçekte bir darbe olduğu ama meşru göstermek anlamında Anayasa’ya konulan hükümlerle yaşamda tutulduğu görülmektedir
2017’de Türkiye’nin gerçek anlamda Anayasallaşsıztırıldığını görüyoruz. Çünkü halk egemenlik yetkisinden uzaklaştırılmış. Sandığa gitmekle halkın egemenliğinin devreye sokulamadığını görüyoruz.
Çözümler net, ayrı konu. Ama Türkiye’de Anayasa’nın iktidarı bağlamadığını ve sınırlandıramadığını, yargının iktidardan hesap soramadığını görüyoruz.
FETÖ darbesi deniyor ama bir darbe varsa nasıl, nereden, ne şekilde oraya geldi? Her türlü soruşturma yapılıyor. İktidarla ilgili bir ayak, soruşturma yapılamıyor.
Yolsuzluk ayyuka çıktı deniyor. Her parti, partili yargı önünde soruşturuluyor ama iktidar partisine dokunulamıyor. Muhalefetten transfer yapılırken orada yolsuzluklar olabildiğince söylemde ayyuka çıkartılıyor ama transfer bittiğinde sanki yolsuzlukmuş gibi, el atılmıyor. Demek ki yargı iktidarın aracı, aleti, silah haline getirilmiş. İktidarla ilgili iş işlem söz konusu olursa geri plana çekilmiş bir yargı.
Şimdi Adalet Bakanlığı modeli eliyle de uygulamada Başsavcılıkta olan tüm birimler Bakanlıkta yeniden yapılandırılacak. Bütün savcılık dosyaları istenirse Bakanlıkta toplanacak. Fiilen bir Türkiye Savcılığı modeli uygulanacak. Adalet Bakanlığı her yere, olaya, yerele müdahale edebilecek. 2010’daki modelin bir adım ilerisi uygulanacak. 2010 bunlar için bir deneyim ve çalışma alanı oldu. Şimdi 2010’un çok daha ötesinde bir tablo var. Görünürde aydınlatılan son birkaç faili meçhul cinayet gibi birkaç olay ile süreci meşru gösterip halka benimsetmek, onların da nimetlerinden yararlanmak amacındalar
Gizli bir dosya Adalet Bakanlığının elinde ne gezer. Bu artık gizliliğin de, yargı bağımsızlığının da ortadan kalktığı, bir parti devletinin ülkeyi tamamen yargı eliyle ele geçirdiği bir tablodur.
Şimdi yeni Anayasa deniyor. Yeni anayasa darbenin belki son halkası mı olacak?
Ortadoğu’da, BOP denilen süreçte yapısına, yönetimine el konulmayan hiçbir ülke kalmadı. Bir Türkiye kaldı. AKP iktidarına kadar, Anayasadan çok yakındık, haklıydık. Anayasanın ilk 75 maddesindeki, ‘ancak’lı ve ‘fakat’lı hak ve özgürlüklerin yüzde 90’ı değiştirildi.
Geride egemenlik kullanan yasama, yürütme, yargı organları kalmıştı. AKP geldi, egemenlik kullanan organları 2010 ve 2017 modelleriyle tamamen değiştirdi. Halk adına kurulan o organları tamamen kendisine bağlarcasına değiştirdi. Şimdi, ‘Yeni Anayasa’ diyen AKP’nin halkın egemenliğinden kopartılan bu organların değişimine dair bir söylemi yok.
İlk 75 maddede neyi değiştirecekler. Açıklanmıyor. Burada ulus ve üniter devletle ilgili başlayacak bir süreç var. Ulus tanımıyla ilgili, cemaatlerin ‘zenginlik’ diye tanımlanıp Anayasal kimliğe taşınması süreçleri var. Emperyalizmin, Ortadoğu’daki diğer devletlerde süreçleri de benzer şekilde başlamıştı. Anayasanın ilk 75 maddesinde devreye sokacakları yol ve yöntemlerle 12 Eylül’den kalan bir Anayasa’yı değiştirecekmiş gibi, halka sunduklarını görüyoruz.
Eğer amaç özgürlükler ise; buyurun örgütlenme, ifade, basın özgürlüğünü sağlayın. Siyasi partiler ve üniversitelerle ilgili sorunları çözün, eğer amaç özgürlükse.
Yasama, yürütme ve yargıyı tamamen kendilerine bağladıkları bir sistemdeyiz. AKP’nin gerçek anlamda hak ve özgürlükler ve Anayasa değişikliği isteği yok. AKP, demokratik ve laik cumhuriyetle çatışan, bağdaşan bir yapı. Gerçek anlamda bir Anayasa değişikliğiyle ortaya çıkamaz. Bu değişikliği Anayasaya bağlılık yemini eden bir meclis değil, ancak kurucu bir meclis yapabilir. Ama burada da, ‘Ben yaptım oldu.’ zihniyetiyle her şeyi yapma amacı taşıyan bir taşıyan bir durumla karşı karşıyayız.
12 Eylül sonrasındaki Anayasa ile seçim yasamız, toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasamız hâlâ oradan kalmıştır. Yine 12 Eylül anlayışıyla, güce göre yapılan ve yürütülen bir siyaset.
Bugün Anayasa değişikliğinden bahsediyoruz ama o Anayasa toplumsal uzlaşma ve nitelikli çoğunlukla değişebilir.
Bunu gündeme getiremiyoruz çünkü iktidar partisi, parti içi demokrasi de istemeyen bir yapı. Parti içi demokrasi olsa, iktidarda kalamayacak bir yapı. O nedenle o Siyasi Partiler Yasası gündeme getirilemeden, alınamadan devam ediyor. Bu diğer siyasi partileri de elbette etkiliyor. Diğer siyasi partilerin buna rağmen parti içi demokrasiyi öne çekmesi lazım ama bazen oluyor, bazen olmuyor. O da sorunlarıyla devam ediyor.”
Yarın: Eminaoğlu’ndan 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül değerlendirmeleri.