DURUN SİZ KARDEŞSİNİZ Kardeş Kavgasından Cumhuriyetçi Çıkışa

01 Haziran 2026 05:15
İhsanoğlu aday gösterilirken kimse “biz ne yapıyoruz?” demedi. Haziran 2015’te AKP ilk kez ciddi gerilerken, “istikşafi görüşmeler” adı altında Erdoğan’a zaman kazandırılırken kimse “bu siyasal intihardır” demedi.

**

CHP’de önceki gün yaşanan şey bir liderlik yarışı değildir.

Bir miras kavgasıdır.

Ama miras, bir apartman dairesi değil.

Cumhuriyet’tir.

Laikliktir.

Hukuk devletidir.

Halk egemenliğidir.

Parti içi demokrasidir.

Sandığa sahip çıkma iradesidir.

Ve en önemlisi, bu ülkenin karanlığa teslim olmama inadıdır.

İki taraf var ve ikisi de birbirine kızıyor.

İkisi de birbirini suçluyor.

İkisi de kendini haklı görüyor.

İkisi de “parti benimle kurtulur” havasında.

Oysa partiyi bu hale getiren yolun taşlarını yıllarca beraber döşediler.

Kimse kusura bakmasın.

Bu hikâyede masum çocuk yok.

Sadece geç uyanmış yetişkinler var.

Ekmeleddin İhsanoğlu aday gösterilirken bu partide kimse “biz ne yapıyoruz?” diye masaya yumruğunu vurmadı.

Haziran 2015’te AKP ilk kez ciddi biçimde gerilerken, “istikşafi görüşmeler” adı altında Erdoğan’a zaman kazandırılırken kimse ayağa kalkıp “bu, siyasal intihardır” demedi.

Dokunulmazlıkların kaldırılması için Anayasa’ya aykırı bir siyasal geçit açılırken, hukuk devleti nutukları çekildi ama hukuk devleti savunulmadı.

15 Temmuz’dan sonra Yenikapı’da iktidara “demokrasi desteği” verilirken, o desteğin bir süre sonra OHAL rejimine, KHK düzenine, yargı mühendisliğine, medya kuşatmasına dönüşeceği görülmedi.

Ya da görüldü, ama söylenmedi.

Referandumda mühürsüz oy meselesi yaşandı.

Seçim hukukunun kalbine bıçak sokuldu.

Sonra ne oldu?

Toplumun öfkesi yönetilemedi.

Sandığın itibarı korunamadı.

Demokrasiye sahip çıkmak, akşam televizyonlara çıkıp “biz kazandık ama onlar kaybetti” demek sanıldı.

Olmadı.

Olmazdı.

Sonra Altılı Masa geldi.

Muhalefet masası denildi.

Millet İttifakı denildi.

Güçlendirilmiş parlamenter sistem denildi.

Ne güzel.

Kâğıt üzerinde şahane.

Ama siyasette kâğıt başka şeydir, omurga başka şey.

CHP, Cumhuriyet’in kurucu partisi olarak masaya oturdu.

Masadan, eski AKP kadrolarına sandalye dağıtan parti olarak kalktı.

Davutoğlu geldi.

Babacan geldi.

Siyasal İslam’ın enkazından çıkan isimler “demokrasi restorasyonu” ambalajıyla Cumhuriyetçi seçmene sunuldu.

Sanki hafızamız yoktu.

Sanki bu ülkenin başına gelenlerin siyasi sorumluluğu buhar olmuştu.

Sanki dünün mimarları bugün yangın söndürme ekibiydi.

Hayır.

Yangını çıkaranla itfaiye kurulmaz.

Cumhuriyet’i aşındıranla Cumhuriyet onarılmaz.

Laikliği tartışmaya açanla laik düzen güçlendirilmez.

Devletin kurumlarını cemaatlere, tarikatlara, piyasa düzenine ve siyasal İslamcı akla teslim eden gelenekten “demokratik kurtuluş reçetesi” çıkmaz.

Çıkmadı.

Sonra “helalleşme” geldi.

Helalleşmek elbette kötü bir kelime değildir.

Toplumlar yüzleşir.

Devletler özür diler.

Siyaset hatalarını kabul eder.

Ama Cumhuriyet’in kuruluşunu sağcı-İslamcı mitolojinin mahkûmiyet kürsüsüne çıkarıp, kendi tarihine mahcup bir parti görüntüsü verirseniz, buna helalleşme denmez.

Buna ideolojik geri çekilme denir.

CHP, tarihiyle hesaplaşacaksa hesaplaşsın.

Ama Cumhuriyet düşmanlarının yazdığı iddianameyle değil.

Kendi aklıyla.

Kendi vicdanıyla.

Kendi tarihsel bilinciyle.

Laiklikten utanarak değil.

Aydınlanmadan özür dileyerek değil.

Köy Enstitülerini, kadın devrimini, hukuk devrimini, yurttaşlık fikrini savunma cesaretini kaybederek hiç değil.

Sonra 2024 yerel seçimleri geldi.

CHP bir başarı elde etti.

Toplum, iktidara sarı kart gösterdi.

Yoksulluğa, kibire, otoriterliğe, hayat pahalılığına, adaletsizliğe ve tek adam düzenine itiraz etti.

Muhalefete bir fırsat verdi.

“Al, bu krediyi kullan” dedi.

Peki CHP ne yaptı?

Erken seçim talebini örgütlemek yerine “normalleşme” dedi.

Kiminle?

Erdoğan’la.

Hangi koşulda?

Yargı bağımsızlığı sağlanmış mıydı?

Hayır.

Anayasa uygulanıyor muydu?

Hayır.

Medya özgür müydü?

Hayır.

Seçme ve seçilme hakkı güvence altında mıydı?

Hayır.

Belediyelere operasyon tehdidi bitmiş miydi?

Hayır.

O zaman bu normalleşme neydi?

Bir nezaket turu mu?

Saray’a iadei ziyaret mi?

Fotoğraf siyaseti mi?

Siyasetin dili yumuşasın diye hukukun beli bükülemez.

Devlet krizi varken protokol şekerlemesi dağıtılmaz.

Anayasa askıdayken “normal” kelimesi normal kalmaz.

Kılıçdaroğlu buna itiraz etti, haklı olduğu yer vardı.

Fakat kendisi de yıllarca aynı çizginin başka adlarla yürütücüsüydü.

Dün helalleşme diyene bugün normalleşme fazla geliyorsa, önce aynaya bakmak gerekir.

Çünkü sorun kelimede değil, sorun siyasetin yönünde.

Helalleşme de normalleşme de eğer Cumhuriyetçi bir omurga olmadan yapılıyorsa, sonuç değişmez.

Biri sizi ideolojik olarak geriye çeker.

Diğeri iktidarın kurduğu hukuksuz düzeni olağanlaştırır.

Bugün CHP’nin önünde iki yol varmış gibi gösteriliyor.

Kılıçdaroğlu yolu.

Özel yolu.

Hayır.

Bu bir tercih değil.

Bu bir sıkışmadır.

Bir tarafta geçmiş yönetim aklının yükü var.

Diğer tarafta yeni yönetim iddiasının tutarsızlığı.

Bir tarafta “ben olmasaydım parti dağılırdı” psikolojisi.

Diğer tarafta “ben geldim, her şey değişti” aceleciliği.

Oysa parti aynı parti.

Kadro büyük ölçüde aynı kadro.

Siyaset refleksi aynı refleks.

Sorun da burada.

Dün birlikteydiler.

Bugün karşı karşıyalar.

Dün aynı bildirileri savundular.

Bugün birbirlerini rejime hizmet etmekle suçluyorlar.

Dün aynı masalarda oturdular.

Bugün aynı partiyi iki ayrı kamp gibi yönetiyorlar.

Dün aralarından su sızmıyordu.

Bugün aralarından parti sızıyor.

Hem de parçalanarak.

Bu tablo kabul edilemez.

Çünkü CHP kişilerin mülkü değildir.

Ne eski genel başkanın tapulu arazisidir.

Ne yeni genel başkanın şahsi kampanya ofisidir.

CHP, Cumhuriyet’in kurucu siyasal mirasını taşıyan kamusal bir kurumdur.

Bu nedenle mesele “kim kazanacak?” meselesi değildir.

Mesele “parti kalacak mı?” meselesidir.

Daha açık söyleyelim.

Bugün yapılması gereken bellidir.

Birincisi, diplomasi kapısı kapanmamalıdır.

İki taraf da birbirini yok sayarak, aşağılayarak, tasfiye ederek bu krizden çıkamaz.

İkincisi, olağanüstü kurultay siyaseten ve hukuken en temiz çıkış olarak öncelenmelidir.

Partinin iradesi mahkeme koridorlarında değil, delegede ve üyede tecelli etmelidir.

Üçüncüsü, her iki liderin çevresinde kümelenmiş dar kadroların parti aklını rehin almasına izin verilmemelidir.

Çünkü bazı çevreler liderini sevmiyor.

Lideri üzerinden kendini seviyor.

Bazıları parti için çalışmıyor.

Partideki pozisyonu için çalışıyor.

Bazıları demokrasi istemiyor.

Kendi hizbinin kazanmasını istiyor.

Bu, parti kültürü değil.

Bu, saray kültürünün muhalefete bulaşmış halidir.

Peki farklı bir yol var mıdır? Elbette.

Kişilere karşı kişisel husumet veya parti içi intikam projesi olmamalı.

Bu yeni yol, CHP’nin kuruluş değerlerine dönen; ama nostaljiye hapsolmayan bir siyasal yenilenme hattı olmalı.

Cumhuriyetçi olacak, ama müze bekçisi olmayacak.

Laik olacak, ama laikliği sadece 10 Kasım konuşmalarına sıkıştırmayacak.

Halkçı olacak, ama halkçılığı seçim otobüsünden atılan karanfillerle sınırlamayacak.

Devletçi olacak, ama devletçiliği bürokratik kibir sanmayacak.

Kamucu olacak, piyasacı yıkıma, özelleştirme düzenine, rant belediyeciliğine açıkça karşı çıkacak.

Emekten yana olacak, asgari ücretliyi, emekliyi, atanamayan öğretmeni, işsiz genci, güvencesiz kadını, tarikat yurdunda kalmaya mecbur bırakılan öğrenciyi siyasetin merkezine koyacak.

Anti-emperyalist olacak, ama bunu hamasetle değil, bağımsız dış politika, üretim ekonomisi, eğitim seferberliği ve hukuk devletiyle kuracak.

Hukukçu olacak, ama hukuku yalnız kendi belediye başkanı gözaltına alındığında hatırlamayacak.

Demokrat olacak ,ama demokrasiyi sadece iktidara karşı istemeyecek; parti içinde de uygulayacak.

Bu yeni yolun ilk cümlesi şudur:

CHP, AKP’ye benzemeden iktidar alternatifi olabilir.

İkinci cümlesi şudur:

CHP, eski AKP’lileri Cumhuriyetçi seçmene pazarlayarak merkez sağlaşmak zorunda değildir.

Üçüncü cümlesi şudur:

CHP, kendi tarihinden utanmadan da toplumla barışabilir.

Dördüncü cümlesi şudur:

CHP, yargı vesayetine de lider vesayetine de hizip vesayetine de teslim edilemez.

Beşinci cümlesi şudur:

Bu parti, iki kişinin bilek güreşi masası değil, milyonların umududur.

Bugün Kılıçdaroğlu’na da Özel’e de söylenecek söz aynıdır:

Durun.

Siz kardeşsiniz.

Ama kardeşlik, mirası yakma hakkı vermez.

Bu parti sizin ortak geçmişinizin, ortak hatalarınızın ve ortak sorumluluğunuzun evidir.

O evi ateşe verip sonra “ben daha iyi söndürürüm” diyemezsiniz.

Önce kibri indireceksiniz.

Sonra etrafınızdaki alkışçı duvarları yıkacaksınız.

Sonra üyeye döneceksiniz.

Sonra kurultaya gideceksiniz.

Sonra kim kazanırsa kazansın, parti hukukuna ve ortak akla uyacaksınız.

Ama bu da yetmez.

Çünkü sadece kurultay yapmak, yeni yol açmak değildir.

Kurultay, eğer aynı ezberleri başka isimlerle onaylayacaksa, kriz ertelenir.

Çözülmez.

CHP’nin ihtiyacı sadece yeni genel başkan değildir.

Yeni siyasal hat ,yeni ahlak, yeni kadro disiplini, yeni program, yeni bir Cumhuriyetçi cesaret gerekir.

Türkiye ağır bir dönemden geçiyor.

Ekonomi çökmüş, hukuk yıpranmış, eğitim tarikatların, piyasanın ve plansızlığın arasında ezilmiş, gençler ülkeden gitmeyi kurtuluş sanıyor, emekliler pazarda yarım kilo meyve hesabı yapıyor, kadınlar şiddetle, yoksullukla, gericilikle aynı anda boğuşuyor, çocuklar cemaat yurtlarına, iş cinayetlerine, geleceksizliğe terk ediliyor.

Böyle bir ülkede ana muhalefet partisinin kişisel gurur lüksü yoktur.

Hizipçilik lüksü yoktur.

Ben haklı çıktım” deme lüksü yoktur.

Fotoğraf verme, kulis savaşlarıyla vakit geçirme lüksü yoktur.

Çünkü memleket beklemiyor.

Hukuk beklemiyor.

Yoksulluk beklemiyor.

Gericilik beklemiyor.

Saray düzeni beklemiyor.

Siyasette boşluk varsa, birileri doldurur.

CHP bu boşluğu Cumhuriyetçi, halkçı, laik, kamucu ve demokratik bir üçüncü yolla doldurmazsa; o boşluğu ya iktidarın mühendisliği doldurur ya da toplumun umutsuzluğu.

İkisi de felakettir.

O yüzden soru şudur:

CHP, iki liderin kavgasına mı hapsolacak?

Yoksa tarihsel rolünü hatırlayıp yeni bir yolu mu açacak?

Bu üçüncü yol kişisel hesaplaşma değil, siyasal arınmadır.

Bu üçüncü yol hizip değil, ilke yoludur.

Bu üçüncü yol “eskiye dönelim” nostaljisi değil, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yeniden kuruluş iradesidir.

Kılıçdaroğlu da Özel de bu yolu açmaya yardımcı olabilir.

Ama önünde duramaz.

Çünkü CHP’nin tapusu kişilerde değil, tarihindedir.

Tarihin sahibi de liderler değil, halktır.

Ve halk, artık kavga seyretmek istemiyor.

Halk, yön arıyor, güven arıyor, ilke arıyor, cesaret arıyor.

CHP ya bu cesareti gösterecek, ya da kendi içine çöken büyük bir tabela partisine dönüşecek...

 

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X