CHP BELEDİYELERİNE TUTUKLAMA SİYASETİ Yeter. Son Noktayı Halk Koyar
**
31 Mart 2024'te yapılan yerel seçimlerle yalnızca belediye başkanları seçilmedi.
O gün halk, iktidara açık bir mesaj verdi.
“Yoruldum” dedi.
“Geçinemiyorum” dedi.
“Bu kibirden bıktım” dedi.
“Bu ülke sadece sizin değil” dedi.
Ama belli ki sandığın sesi bazı kulaklara fazla geldi.
O günden bu yana CHP’li belediyelere, belediye başkanlarına, yöneticilere, müdürlere, çalışanlara yönelik operasyonlar neredeyse kesintisiz devam ediyor.
Sabahın karanlığında kapılar çalınıyor. Belediye binaları basılıyor. Dosyalar hazırlanıyor. Gizli tanıklar konuşturuluyor. İddialar manşete taşınıyor.
Daha mahkeme kurulmadan hüküm, kamuoyunun önüne servis ediliyor.
Son olarak Ataşehir Belediye Başkanı Sayın Onursal Adıgüzel’in gece yarısı operasyonuyla gözaltına alınması ve ardından tutuklanması, artık bardağı taşıran son damla olmuştur.
Bu mesele yalnızca Ataşehir meselesi değildir.
Bu mesele yalnızca Ekrem İmamoğlu meselesi değildir.
Bu mesele yalnızca CHP meselesi de değildir.
Bu mesele, sandığın namusu meselesidir.
Hukukun, iktidar sopasına dönüştürülüp dönüştürülmeyeceği meselesidir.
Seçilmiş insanların, mahkeme kararıyla değil, siyasi atmosferle cezalandırılıp cezalandırılmayacağı meselesidir.
Kimse yargılanmaya karşı değildir.
Kimse “belediye başkanı suç işleyemez” demiyor.
Kimse “seçilmiş olmak dokunulmazlık zırhıdır” demiyor.
Tam tersine.
Suç varsa soruşturulsun.
Delil varsa ortaya konsun.
İhale yolsuzluğu varsa hesabı sorulsun.
Rüşvet varsa gereği yapılsın.
Kamu malına el uzatan kim olursa olsun, makamına, partisine, soyadına bakılmadan yargılansın.
Ama şu sorular mutlaka sorulmalıdır.
Yargı herkese aynı hızla, aynı ciddiyetle, aynı ölçüyle mi işliyor?
Yoksa hukuk, iktidara yakın olana pamuk; muhalife demir mi oluyor?
İşte milletin vicdanını yaralayan budur.
Hukuk, yandaşa başka, muhalife başka uygulanıyorsa, orada hukuk yoktur.
Orada yalnızca iktidarın gölgesi vardır.
Tutuklama, hukuk devletinde istisnadır.
Bizde muhalefet için kural haline getiriliyor.
Oysa seçilmiş kamu görevlileri için esas olan açıktır: Kaçma şüphesi yoksa, delilleri karartma ihtimali somut değilse, tutuksuz yargılama esastır.
Mahkeme hükmünü verir; suç sabit olursa ceza uygulanır. Buna kimsenin itirazı olmaz.
Ama daha iddianame tamamlanmadan, daha savunma alınmadan, daha mahkeme hükmünü vermeden seçilmiş insanların aylarca cezaevinde tutulması, adalet değil, siyasettir.
Bunun adı yargılama değildir.
Bunun adı, iktidarın sandık yenilgisini adliye koridorlarında telafi etme çabasıdır.
31 Mart’ta halkın oyuyla kazanılamayan belediyeler, şimdi yargı baskısıyla, parti transferleriyle, görevden almalarla, kayyım tehditleriyle yeniden dizayn edilmek isteniyor.
CHP’ye, Yeniden Refah Partisi’ne, İYİ Parti’ye, Saadet Partisi’ne mensup çok sayıda belediye başkanının AKP’ye geçmesi de bu tablonun başka bir yüzüdür.
Bu ülkede siyasetin terazisi şaşmıştır.
Bir yanda halkın oyu.
Bir yanda iktidarın baskısı.
Bir yanda seçmen iradesi.
Bir yanda saray mühendisliği.
Bir yanda sandık.
Bir yanda savcılık koridorlarında kurulan siyasi denklemler.
Türkiye, Demokrat Parti dönemlerini de gördü.
Darbe dönemlerini de gördü.
Muhtıraları, kapatma davalarını, kayyımları, yasakları, fişlemeleri de gördü.
Ama bugün yaşadığımız tablo, yeni bir eşiğe işaret ediyor.
Çünkü artık yalnızca muhalefet partileri değil, doğrudan seçmen iradesi hedef alınıyor.
Halkın oyuyla gelenler, halkın oyuyla değil, operasyonlarla görevden düşürülmek isteniyor.
Bu nedenle CHP, bu süreci artık alışılmış siyasi reflekslerle karşılayamaz.
Sadece basın açıklaması yetmez.
Sadece grup konuşması yetmez.
Sadece miting yetmez.
Evet, büyük mitingler yapıldı.
Evet, meydanlar doldu.
Evet, halk ses verdi.
Ama şimdi yeni bir eşiğe gelinmiştir.
Yeni sözler söylemenin, yeni yollar açmanın, yeni bir demokratik mücadele hattı kurmanın zamanıdır.
CHP yönetimi yalnızca MYK toplantılarıyla, yalnızca genel merkez değerlendirmeleriyle, yalnızca dar kadro istişareleriyle karar almamalıdır.
Bu mesele genel merkez odalarına sığmaz.
Bu mesele birkaç kişinin aklına bırakılamaz.
81 ilde, 922 ilçede örgütler toplanmalıdır.
İl ve ilçe danışma kurulları çalıştırılmalıdır.
Partililer, belediye başkanları, meclis üyeleri, kadın ve gençlik örgütleri, hukukçular, sendikalar, meslek odaları, demokratik kitle örgütleri, emekliler, işçiler, öğrenciler, çiftçiler ve esnaf aynı masaya çağrılmalıdır.
Çünkü bu mücadele yalnızca CHP’nin mücadelesi değildir.
Bu mücadele, hukuk isteyen herkesin mücadelesidir.
Demokrasi isteyen herkesin mücadelesidir.
Sandığın namusuna sahip çıkmak isteyen herkesin mücadelesidir.
Bundan sonra yapılması gereken bellidir.
Önce 81 ilde sahaya inilmelidir.
Her ilde, her ilçede, her mahallede ekipler kurulmalıdır.
Kıraathanelere gidilmelidir.
Pazarlara gidilmelidir.
Esnafa gidilmelidir.
Emekli kahvelerine gidilmelidir.
Üniversite çevrelerine gidilmelidir.
Kadın derneklerine, işçi servislerine, sanayi sitelerine, köylere gidilmelidir.
Halka yalnızca iktidarın hukuksuzluğu anlatılmamalıdır.
Aynı zamanda muhalefetin ne yapacağı da anlatılmalıdır.
Ekonomi nasıl düzeltilecek?
Emekli nasıl geçinecek?
Genç nasıl iş bulacak?
Çiftçi nasıl üretime dönecek?
Belediyelerin sosyal politikaları nasıl büyütülecek?
Yolsuzlukla nasıl mücadele edilecek?
Yargı bağımsızlığı nasıl sağlanacak?
Demokratik parlamenter sisteme dönüş nasıl örgütlenecek?
Halk yalnızca öfke değil, çıkış yolu da görmek ister.
İkincisi, sosyal medya rastgele tepkilerin değil, örgütlü kampanyaların alanı haline getirilmelidir.
Her gün ayrı slogan değil, ortak hedef olmalıdır.
Erken seçim kampanyası.
Adalet kampanyası.
Tutuksuz yargılama kampanyası.
Belediye hizmetlerini savunma kampanyası.
Gençlerin, kadınların, emeklilerin, işçilerin taleplerini görünür kılan kampanyalar.
Sosyal medya öfkenin buharlaştığı yer değil, örgütlü siyasal enerjinin büyüdüğü yer olmalıdır.
Üçüncüsü, Türkiye çapında erken seçim için büyük bir imza kampanyası başlatılmalıdır.
Her ilde ortak stantlar kurulmalıdır.
Her ilçede gönüllüler görevlendirilmelidir.
Milyonlarca yurttaşın erken seçim talebi kayıt altına alınmalıdır.
Bu imzalar yalnızca kâğıt olmamalıdır.
Bu imzalar, halkın demokratik iradesinin belgesi olmalıdır.
Dördüncüsü, demokratik parlamenter sistemi savunan tüm partiler, sendikalar, meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri ve yurttaş inisiyatifleri ortak bir demokratik yürüyüş hattında buluşmalıdır.
81 ilden aynı anda yola çıkılmalıdır.
Milyonlarca imza, milyonlarca yurttaşın talebiyle birlikte TBMM’ye taşınmalıdır.
Bu yürüyüş, bir partinin yürüyüşü değil, halkın demokrasi yürüyüşü olmalıdır.
Talep açık olmalıdır:
Erken seçim.
Bağımsız yargı.
Tutuksuz yargılama.
Seçilmişlere saygı.
Kayyım düzenine son.
Sandık iradesine dokunma.
Beşincisi, bütün bu demokratik yollar sonuç vermezse, CHP “sine-i millet” seçeneğini ciddi biçimde tartışmalıdır.
Bu karar kolay değildir.
Bu karar duyguyla alınmaz.
Bu karar öfkeyle alınmaz.
Bu karar örgütle, halkla, hukukçularla, demokrasi güçleriyle birlikte değerlendirilir.
Ama bilinmelidir ki olağanüstü dönemlerde, olağan reflekslerle sonuç alınamaz.
Siyaset bazen yalnızca konuşmak değil, tarihsel sorumluluk almaktır.
Bugün CHP’nin önündeki mesele budur.
Türkiye’nin meselesi de budur.
Artık kayyım tartışmalarının, mutlak butlan senaryolarının, ihraç kararlarının, iç hesaplaşmaların, küçük hizip kavgalarının zamanı değildir.
Gün, safları sıklaştırma günüdür.
Gün, birlikte üretme günüdür.
Gün, birlikte karar alma günüdür.
Gün, halkla birlikte yürüme günüdür.
Oligarklar tek bir şeyden korkar.
Halktan.
Ama yalnızca şikâyet eden halktan değil.
Örgütlenen halktan.
Yalnızca meydanda toplanan halktan değil.
Mahallesinde, işyerinde, okulunda, tarlasında, sandığında, imzasında, iradesinde birleşen halktan.
Bugün yapılması gereken, demokratik toplumsal tepkiyi büyütmektir.
Sokağı akılla, meydanı hukukla, örgütü halkla, siyaseti cesaretle buluşturmaktır.
Çünkü mesele artık şudur:
Ya sandığın namusuna sahip çıkacağız.
Ya da sandığın yalnızca iktidarın işine geldiğinde geçerli sayıldığı bir ülkeye razı olacağız.
Ya hukuku herkes için isteyeceğiz.
Ya da hukukun bir gün herkese lazım olacağını acı şekilde öğreneceğiz.
Ya birlikte karar vereceğiz.
Ya da ayrı ayrı susacağız.
Son noktayı koymanın zamanı gelmiştir.
Ama o noktayı bir kişi değil, halk koyacaktır.
Sandıkta koyacaktır.
Sokakta koyacaktır.
İmzada koyacaktır.
Meclis’in kapısında koyacaktır.
Vicdanında koyacaktır.
Ve o noktanın adı şudur:
Yeter.
Hukuksuzluğa yeter.
Sandık iradesine müdahaleye yeter.
Seçilmişlere operasyon siyasetine yeter.
Bu ülkeyi korkuyla, baskıyla, yargı sopasıyla yönetmeye yeter.
Çünkü Türkiye, bir avuç iktidar sahibinin değil; milyonların ülkesidir.
Ve milyonlar ayağa kalktığında, hiçbir kasa, hiçbir koltuk, hiçbir mühür, hiçbir gece yarısı operasyonu halkın iradesinden daha güçlü değildir...
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Kardeş Kavgasından Cumhuriyetçi Çıkışa 01 Haziran 2026 Pazartesi
- Yankee Go Home 30 Mayıs 2026 Cumartesi
- Sandık yoksa meşruiyet de yok 29 Mayıs 2026 Cuma
- Demokrasiyi gazla dağıtamazsınız 25 Mayıs 2026 Pazartesi
- Kumpasın Kasası, Rejimin Aynası 21 Mayıs 2026 Perşembe
- Kar Düzeni ve Susmayan Aileler 20 Mayıs 2026 Çarşamba
- 19 Mayıs: Bir Milletin Ayağa Kalkma Cümlesidir 19 Mayıs 2026 Salı
- Algının Saltanatı, İlkenin Cenazesi 18 Mayıs 2026 Pazartesi
- Belediyeye Çökme Rejimine Alışmayacağız 15 Mayıs 2026 Cuma
- Adaletin Susturulduğu Dava: Casusluk 14 Mayıs 2026 Perşembe